26 Aralık 2015 Cumartesi

Sosyal medyadan özlü söz paylaşan zavallı!

Sosyal medyadan sürekli özlü sözler paylaşan bir toplum olduk. Çevrenizde bu tür insanlar mutlaka vardır. Muhakeme gücü fazla gelişmemiş olanlar, bu sözleri paylaşan insanların hayatın kurtlar kuşlar sofrası olduğunu anlamış kişiler olduğunu düşünürler. Hayatla ilgili her şeyi çözmüş insanlardır onlar. Bir de altına "anlayana" diye not düşerek beğeni ikonuna basmayan okuyucuyu aptal olarak çoktan etiketlemişlerdir. Eski sevgiliye, akrabaya, eşe dosta laf sokma şekline de evrilmiştir zamanla. Mevlana, Nazım Hikmet, Can Yücel gibi isimler özlü söz piyasasında yüksek işlem hacmiyle dikkat çekerler. Sektörün hızla büyüdüğü açıktır. Bilim adamından sanatçısına, ekonomistinden politikacısına kadar herkes bu piyasanın içine girmiştir. Peki, sizce bu insanlar gerçekten akıllı, bilgili, tecrübeli kişiler mi? Hayatın anlamını çözmüş, feleğin sillesinden geçmiş güvenilir kişiler mi? Yoksa?..

Aslında tüm hikaye filozof Harry Frankfurt'un "Boktanlık Üzerine" adlı başyapıtında belirttiği yerden başlıyor: "Doğruyu bildiğini düşünmeyen bir insan için yalan söylemek imkansızdır. Ama zırvalıklar böyle bir ilişki gerektirmezler." Yani ona göre bu tür sözler birer zırvalıktır. İşte, Waterloo Üniversitesinden bir grup bilim insanının araştırması da buradan başlıyordu. 300 kişinin katıldığı ayrıntılı bir deney yaptılar. İlk olarak deneklerden, derin bir anlamı varmış gibi gözüken bazı sözleri puanlamaları istenir. Sözler şu minvaldedir: "Denizler yağmurlar altında ıslanmaktan korkmaz... Eğer ɑndɑ kɑlırsɑnız, hɑyɑt size yɑpmɑk istediğiniz her şey için bolcɑ zɑmɑn verecektir... Hayatın amacı, amaçlı biɾ hayattıɾ." Bu sözlerin yanında deneklerden bazı normal sözleri de puanlamaları istenir.

Araştırmayı yapan bilim insanlarına göre, bu tür sözler, H.Frankfurt'un bakış açısı da dikkate alındığında, derin manalar taşıyor gibi gözükse de, yalnızca moda sözcüklerin ve popüler karşıtlıkların gramere uygun şekilde dizilmesinden başka bir şey değildir. Bu sözlerde anlam ve hakikat açık değildir. Kişiden kişiye değişen, demek istediğimi anlamışsındır şeklinde bir anlama sahiptirler. Deneklerin puanlamalarına bakıldığında, zırvalık dolu sözler normal sözlerden daha derinlikli olarak değerlendirilir ve puanlanır. Yani kişiler, bu sözlerdeki derinliği kavrama becerisine sahip gelişmiş bir beyne sahiptir. İşte, bilim insanları araştırmayı burada bitirmezler ve bir aşama daha öteye götürürler. Bu kez deneklerin kavrama becerilerini araştırırlar.

Yapılan testlerle deneklerin matematiksel yatkınlıkları, gerçek ile metaforları birbirinden ayırma becerileri, sözel zeka seviyeleri gibi bir takım özelliklerine bakılır. Sonuçlar son derece çarpıcıdır. Zırvalıklara, saçma sapan ve anlamsız sözlere yüksek puan verenlerin eleştirel düşünemedikleri, sorgulama ve muhakeme eğilimlerinin düşük olduğu, bilişsel kabiliyetlerinin fazla gelişmediği, karmaşaya ve komplo düşüncesine daha yatkın oldukları ve batıl inançlara düşkün oldukları tespit edilmiştir. Yani bilgelikleri sahtedir.

Bilimsel açıdan Peter Pan Sendromuna yakınmış gibi duran bu söz paylaşma hastalığı, olmayan bir dünyanın peşinde olma durumu gibi gözükmektedir. Bu tür sözleri paylaşma hastalığına yakalanmış insanların bir psikoloğa görünmesi faydalı olabilir.

Herhalde o zırvalıkları sosyal medyadan paylaşan arkadaşınızı şimdi tanımışsınızdır. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş, sorgulama ve muhakeme eğilimi zayıf, bilişsel kabiliyetleri düşük, karmaşaya ve komplo düşüncesine yatkın, batıl inançlara düşkün... Kısaca ne mi: Bahçıvansın biberin yok, bilmemnesin haberin yok!

Bilmemneyi de o bulsun artık.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Rock müziğin mıymıntı bir müzik olduğunu ispat eden 5 kitap!

Rock müziği ilahi bir müzik olarak algılayan küçük de olsa bir kitle hala var. Onlara göre en güzel müzik türü Rock. Oysa otoriteler ve filozoflar tam tersini söylüyor. Yumuşak erkeklerin megaloman fantezilere dalarak güçlü erkek rolü oynadıkları bir müzik tarzından bahsediyorlar. Kendi kendini pohpohlayan psikedelik ana kuzusu erkekler ile konvansiyonel kadınsılık nosyonlarına karşı çıkan ve çelişkiyi kucaklayarak akışta alem yapan kadınlar. Sağlıksız bir toplumsal cinsiyet politikası ile tüm sosyal bağları yıkan bir müzik türü.

Rock tutkunlarının yapmadıkları şey eleştirel bir bilinçlilik ile bu müzik kültürünü değerlendirmemek. Bu değerlendirmeyi yapabilseler ulaştıkları gerçek Rock'ın ilahi bir müzik değil mıymıntı bir müzik olduğunu anlamak olacaktır. Rock tutkunları ve her kesimden müzikseverin Rock müziği daha iyi anlaması için bir okuma seti oluşturduk. Ülkemizde bu konuda yazılan tüm kitapları okuyarak Rock müziğin gerçekte ne olduğunu ortaya çıkardık. Eğer siz de Rock müziğin gerçekte ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız okumanız faydalı olabilir.

Rock müziğin mıymıntı bir müzik olduğunu ispat eden 5 kitap:

1- Seks İsyanları; S.Reynolds, J.Press

Rock müzik üzerine yazılmış hiç şüphesiz en iyi kitap. Rock tarihinin tüm aktörleri ve şarkılarının arkasındaki karanlık, acayip ve çürümüş anlamlar. Gürültücü, maço ve kabileci Rock şarkılarından şamanik özentili karizmatik solistlerine kadar tüm detaylar. Eşkıya-çapulcu usulü erkeklik ve kadınsallığın bileşimi Mick Jagger'dan kaypak ama erkekçe imajıyla Jimi Hendrix'e, erkeksi şişinmişliği derebeylik noktasına abartan Animals'tan hipermaço kadın düşmanı Sex Pistols'a, kasıklarını silah olarak kullanan asi Guns N'Roses'tan Haçlı seferi rock'ı U2'ya kadar her şey. Engin paranoyak vizyonları, yeniyetme çete yoldaşlıkları, son moda yabanilikleri ile gerçek bir davası olmayan bu Rock asileri hakkında ne ararsanız hepsi bu kitapta.

2- Popüler Kültürler; David Rowe
Rock müziğin bir kültürel biçim değil de pazarda yer tutmanın kestirme bir yolu olduğunu anlatan önemli bir eser. Müzik yapmak ile para kazanmak arasındaki ilişkiyi ana konusu sayan müzik türü. Ana formülü sözde isyan, çikletimsi yapay sound, tüketimci bireycilik, sahici olmayan değerler ve manipüle edilmiş beğeni olan müzik türü. Müzik piyasasının, birey ve yaratıcılığı arasına ustaca yerleştirdiği düzenbazlık, sömürü ve esrar tabakası. Kısaca kapitalist kültürel meta üretiminin anonim şirket biçimi olan Rock müzik.

3- İsyan Pazarlanıyor; J.Heath, A.Potter
İntihar eden Kurt Cobain bir kurbandı ama yanlış bir fikrin kurbanı... Kurt Cobain derin bir yanılsama içindeydi. Sistemin insan ruhunu esir aldığını düşünerek rock müziğe tutunmuş ve ancak rock müzik ile sistemin kölesi olmayacağına inanmıştı. Rock müziğin özgürlük olduğuna inanıyordu. İşte bu onun derin yanılsamasıydı. Rock müzik ve özgürlük arasında hiçbir ilişki yoktu. Bu hem bilimin (psikoloji ve sosyoloji) hem de felsefenin ortaya koyduğu bir gerçekti. Üstelik ruhunu satmak diye de bir şey yoktu. Sadece müzik yapan ve müzik dinleyen insanlar vardı ve eğer iyi müzik yaparsanız onlar da sizi dinleyeceklerdi. İşte tüm hikaye buydu. Oysa o rock müziğin özgürlük olduğu yanılsamasına inanmış ve sonunda da ruhunu şeytana satmamak için intiharı seçmişti... Öte yandan Nirvana’nın “sistem” dediği düşmanın (pazarın) tek çabası ise onları daha fazla pazarlayarak büyütmekti. Çünkü pazarın Nirvana’dan daha iyi bildiği bir şey vardı: “Bu sıkı çocuk fazlasıyla arkaik düşünüyor ama yine de pazarlanabilir!”

Hakiki isyan ile sahte isyanı tüm detayları ile anlatan bir başyapıt. Fazla söze hiç gerek yok: İsyan Pazarlanıyor.

4- Sıradışı İnsanlar, Direniş, İsyan, Caz; E.Hobsbawm
"Dünyada yaşanan ekonomik mucize gençleri bazı nitelikleri nedeniyle rock müziğe yaklaştırıyordu. Jazz, yüksek bir profesyonel teknik ve müzikal yetkinlik gerektiriyordu. Oysa rock müziği icra etmek için nota bilmenize hatta okuma yazma bilmenize bile gerek yoktu. Amatör müzisyenler için ideal bir müzik dalıydı. Hatta öyle ki rock müzisyenlerin amatörlüğünden ötürü hiçbir kayıt ve konser başarıyla tamamlanamadığından ses teknisyenliği gibi bir meslek ve kayıt stüdyoları gibi bir sektör oluşmuştu. Jazz ritminden çok daha kaba olan sürekli ve titreşimli ritim ise jazz müziğin enstrümanları gitar, piyano ve davul ile yumuşatılmaya çalışılıyordu..."

İngiliz filozof Eric Hobsbawn “Sıradışı İnsanlar” adlı kitabında bu süreci oldukça çarpıcı şekilde yorumlar. Ona göre 60 ve 70 ‘li yıllarda yaşanan büyük gençlik hareketi giderek kendi kendini tüketen bir hal almış ve 80’lere gelindiğinde Rock müzik ile birlikte bu tükeniş son noktaya ulaşmıştı. Hobsbawm bu kez müzik tarihinden canlı yayın yapıyor.

5- Rock Ölüler Kitabı; Gary Katz

Yaşamlarından hala etkilendiğiniz rock efsaneleri varsa bir de ölümlerine bakın. Rock müziğin karanlık yüzünü bir de maktüllerin son nefeslerinden görün.

Asiliği ile ünlü bu müzik türü üzerine hiç şüphesiz en önemli tahlili Jean-Paul Sartre yapmıştır. Son noktayı Sartre ile koyalım öyleyse: "Asi, karşı çıkıp isyan ettiği düzenin gizli yardakçısıdır."

Söyleyecek başka sözü olan yoktur herhalde.

20 Aralık 2015 Pazar

Düşünen herkesin ihtiyacı: Zırvalık Saptama Kılavuzu!

Bilgi çağındaki en önemli tehlike bilginin doğruluğu. Her gün birçok platformda, TV'de, sosyal medyada, basında, bize sunulan bilgilerle karşılaşıyoruz. Belli bir nedensellik bağı ile sunulan bilgilerin bazılarına inanıyoruz, bazılarına inanmıyoruz. Uzmanların, yöneticilerin, politikacıların, önemli kişilerin verdiği bilgilerle karşılaşıyoruz. Bazılarını doğru buluyoruz, bazılarını hatalı. Bilgi, yaşadığımız çağdaki kadar tartışılır olmamıştı. Artık onu kabul etmeden önce doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek gibi bir görevimiz var. Hatta belki de yaşadığımız zamanın en önemli görevlerinden biri bu.

Doğruyu yanlıştan, saçmalığı gerçekten, zırvalığı hakikatten kısacası bilgiyi dezenformasyondan ayırt etmek en önemli öncelik. Fakat bir o kadar da zor. Sunulan her bilgi o kadar güzel paketleniyor ki, doğruyu yanlıştan ayırt etmek neredeyse imkansız. Peki öyleyse, bunu nasıl yapacağız?

19 yıl önce bugün kaybettiğimiz önemli bilim insanlarından Carl Sagan'ın bir kitabından yararlanan yazar Michael Shermer 10 maddelik bir kılavuz hazırlamış. Zırvalık Saptama Seti adlı bu kılavuz sizin de işinize yarayacaktır. Bu kılavuzu kullanarak karşılaştığınız bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna birkaç adımda karar verebilirsiniz.

Zırvalık Saptama Kılavuzunu anlatırken bir örnekle de uygulamasını yapalım isterseniz. Zırvalık olup olmadığını anlamaya çalışacağımız konu Teknik Analiz olsun. Birçoklarının bileceği üzere, teknik analiz, piyasalarda oluşan tarihi fiyatlar üzerine çizilen grafiklerle ortaya çıkacak yeni fiyatları öngörmeye çalışan bir disiplin. Ekonomi bilimi tarafından geçerli bir yöntem olarak sunulan teknik analiz bugün artık ekonomi yorumculuğunun ana konusu haline gelmiştir. Ekonomi haberciliğinde grafiksiz bir yoruma rastlamak artık mümkün değil. Öyleyse gelin hep beraber hem Zırvalık Saptama Kılavuzunu öğrenelim hem de teknik analizin doğruluğunu sınayalım.

10 adımda Zırvalık Saptama Kılavuzu:

1- Bilginin kaynağı ne kadar güvenilir?
Her bilgi, düşünce ya da iddia belli düzeyde hata içerebilir. Önemli olan hataların rastgelelik içermesidir, yani orda, burda, şurda... Aynı düşünceyi destekleyen yönde sürekli benzer hataların yapılması bilginin kaynağından şüphelenmemizi gerektirir.

Teknik analiz tarihi verileri bir grafik haline getirir ve yorumlar. Verileri ortaya çıkaran, makul bilgiyle karara bağlanan rastlantısal yatırımcı davranışlarıdır. Rastlantısallıkla oluşan bu verileri bilimsel bir kesinlikle ortaya çıkmış gibi kabul edip üzerinden mantıklı sonuçlar çıkarmak bilginin kaynağını çarpıtmak olur.

2- Kaynak sürekli benzer iddiaları mı sunuyor?
Mesela ufolara inananlar kolay etki altında kalarak hep aynı şeylere inanma ihtiyacı duyarlar. Bilimsel verileri görmezden gelerek sapkınca bir eğilim sergilerler. Oysa onlara sunulan bilgi hep aynı şeyi saçmalar: Evrendeki tek canlı biz değiliz! Tamam güzel ama, ortada uzaylı yok.

Teknik analizin temel iddiası "geçmişte bu oldu, öyleyse şimdi bu olacak" şeklindedir. Olayların birbirinden bağımsızlığı, öngörülmezliği ve birbirlerini etkileme güçleri görmezden gelinir. "Bir finansal varlığın fiyatı geçmişinden kopamaz" gibi sapkınca bir düşünceye bağlanıp kalınır.

3- İddia bir başkası tarafından da doğrulanabiliyor mu?
Birinin ulaştığı bir sonuca bir başkası da ulaşabilmelidir. Tıpkı bir deneyde herkesin aynı sonuçlara varması gibi.

Grafik üzerine çekilen iki çizgiyle koskoca bir piyasayı belli bir yöne indirgemek, hayatında ilk kez açık araziye çıkan balta girmemiş orman yerlisinin uzakta duran ineklere verdiği tepkiye benzer: Uçuşan sinekler!

4- Dünyanın işleyişine gerçekten uygun mu?
Nijerya'dan gelen e-posta ile zengin olacağını düşünen insan pek yoktur herhalde. Eğer bu tür şeylere inanıyorsanız şu gerçeği atladığınız içindir: Dünyanın işleyişi böyle değil.

İki çizgi çekerek zengin olan insan yoktur; en azından grafikler üzerine. Yatırım dünyası maalesef böyle işlemiyor.

5- Eleştirilere yanıt verebiliyor mu?

Bir miktar kanıt bulan hemen bir düşünceyle ortaya çıkıyor. Peki, karşıt düşünceler nerede? Teorinizi yanlışlamaya çalışanlara gereken cevabı verdiniz mi? Eleştirileri yanıtladınız mı?

Bilincin kaynağı daima incelenen grafik tarafından yapılandırılır. Yani o anda borsa binasının üzerine yok edici bir yıldırım düşmesi analiz sonucunu etkilemez. Analistin bilinci sabit bir değişken gibi hizmet ederek grafiğin verdiği sonuçları etkilemez. Grafik hedef fiyatı 1150 diyorsa 1150'dir. İlave mantığa gerek yoktur.

6- Ağır basan kanıt neye işaret ediyor?
Evrim teorisini eleştirenler "Peki şu ne olacak?" diye sorarlar. Teori on bin soruyu açıklayıp birini açıklayamayabilir. Önemli olan teorideki ağır basan kanıtın ne kadar çok soruya yanıt verdiğidir. Bazı soruları yanıtlayamıyor olması teoriyi hatalı kılmaz.

Düşünsel yaratıcılık teori üretmeye değil, daha önce defalarca yapılmış analizlerin benzer şekilde yan yana getirilmesine dayanır. Yorumlarda göze çarpan tek faktör analistin keyfiliğidir. Olgular ve çıkarımlar nedenselliğin mantıksal düzenine yönelmez. Keyfi çağrışımlarla yaratılan anlamlar, bunların koordinesi ve kombinesi ile yeni bir yapılandırma ortaya konulur. Birbirinden çok farklı bilgi akışlarının yarattığı tarihsel verilere hiçbir değer atfetmeden yüksek yaratıcılık ile suni bir değer yaratılır.

7- Bilimin kuralları ile oynuyor mu?
Bir bilgi, akla mantığa uygun bilimsel kanıtlar kullanarak sonuçlara ulaşmalıdır, yoksa kendi iddiaları için sansasyon yaratır tarzda olmamalıdır.

Teknik analizde düşünme, neden sonuç ilişkileri ve bu nedenselliğin yarattığı argümanlar üzerine değil, geçmiş verilerin belli tekniklerle kolajlanmasının yarattığı çağrışımlar ve daldan dala atlayan mantık sıçramaları üzerine kuruludur. Sonuçta tutarlı bir kompozisyon ortaya konulsa da ulaşılan tüm sonuçlar zihinsel ve imgesel çağrışımlar sonucudur. Gerek ekonominin gerekse felsefenin klasik düşünme modellerinden oldukça farklı bir kavrayış şeklidir teknik analiz.

8- Pozitif kanıt sunuyor mu?
Mesela ufolarla ilgili tüm kanıtlar gizli, deneyler gizli, uzay araçları gizli, yaratıklar gizli. Bunların hepsi negatif kanıt. Negatif kanıt bir bilgiyi doğru yapmaya yetmez.

Teknik analizde kanıtlar daima görseldir. Çoğu zaman ulaşılan düşünceler kavramsallaştırılmadan kalır. Bu özellik çağrışımsal düşüncenin ana faktörüdür. Kendisi dışında tutarlı olması gerekmez. Bağlayıcı bir anlam içeriği iletme talebi de yoktur. Mesela "neden tahmin gerçekleşmedi" sorusuna trend kırıldı şeklinde yanıt verebilir.

9- Yeni teori eski teori kadar çok şey açıklıyor mu?
Bugünlerde herkes yeni bir fikirle ortaya çıkıyor. Mesela şöyle: "Newton yanılıyordu, doğrusu şu!" Söylendiği gibi Newton'un teorisi o soruya yanıt veremiyor olabilir, peki ama senin teorin Newton'un teorisinin açıkladığı şeyleri açıklayabiliyor mu? Bir teorinin eksikliklerinden bir miktar alıp işte size yeni teori demek saçmalıktır.

Temel analiz, bir firmanın hangi fiyattan alınıp satılacağını bilemeyebilir ama bir firmanın değerliliğinden tut da mali verilerine kadar tüm alanlara açıklama getirebilir.

10- Kişisel inançları mı savunuyor?
Bir bilgi, iddiada bulunanların ideolojisi, dünya görüşü ve çıkarlarını savunuyorsa doğruluğundan şüphe edilmelidir.

Teknik analizde gerçeklik sürekli yeniden yaratılır ve biçimlendirilir. Her gün, her saat, her dakika ya da her an bir fiyat tahminini kolayca ileri sürebilirsiniz. Bunun öncekiyle bir alakası olması da gerekmez. Zaman bilinen zaman değil, analistin zamanıdır ve herkesin zamanıyla ilişkisizdir. Aslında sunulan bilgi tamamen analistin kişisel inancıdır.

Bu on maddeyi değerlendirdiğinizde, teknik analizin gerçek bir bilgi değil bir zırvalık olduğunu herhalde siz de anlamışsınızdır.

Bu seti kullanarak bir bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna artık siz de kolaylıkla karar verebilirsiniz. İhtiyacınız olan tek şey ise birazcık "yansıtıcı düşünme"; yani şüphe, sorgulama ve tereddüt.

16 Aralık 2015 Çarşamba

FED'in faiz arttırım tarihini en önce öngören 6 finansçı!

Amerika Merkez Bankası Fed'den beklenen faiz artışı geldi. Ekonomistler ve analistler ekranlardan "sen bildin, ben bildim" tartışmasına hemen başladılar. Ülke gündemimiz yıllardır Fed olunca, faiz arttırım kararının tarihini öngörmek de elbette ki önemli oluyor. Biz de merak ettik ve hızlı bir araştırma yaptık. Acaba Fed'in faiz kararını hangi analistler en önce öngürdü? Twitter üzerinden yaptığımız araştırmanın ilk sonuçlarını sizlerle de paylaşıyoruz.

FED'in faiz arttırım tarihini en önce öngören 6 finansçı:

1- Murat Keskin (@keskinmuratt); 29 Ocak 2015
Piyasa verilerini kullanarak Aralık ayını en erken öngören kişi Murat Keskin. 29 Ocak 2015 tarihinde attığı tweet şöyle:
"Fed Funds Future'a göre faiz artışı 2015 Aralık gösteriyor."

2- Kemal Özfırat (@KemalOzfirat); 24 Mart 2015
Fed faiz artışının tarihini en erken ikinci tahmin eden kişi Kemal Özfırat'ın 24 Mart 2015 tarihli mesajı:
"Ben Fed'in Aralık 2015'te faiz artışına başlayabileceğini ve beklentinin gerçekleşmesiyle düşüş trendinin biteceğini umuyorum."

3- Çağdaş Hazer Bekar (@hazerbekar); 8 Nisan 2015

En erken üçüncü tahmin eden kişi Çağdaş Hazer Bekar'ın 8 Nisan 2015 tarihli mesajı:
"Fed faiz artışı Aralık olur."

4- Tufan Cömert (@tufancomert); 20 Mayıs 2015

Profesyonel finansçılar içinde Fed'in faiz artışını doğru tahmin eden ilk kişi Tufan Cömert oldu. 20 Mayıs 2015 tarihli mesajı:
"Fed'in Haziranda faiz arttırması olasılığına çivi çakabiliriz gönül rahatlığı ile. Ben yine Aralık hatta 2016 diyorum."

5- Onur (@yalçinkaya_0nur); 27 Mayıs 2015
En erken tahmin eden beşinci finansçımızın 27 Mayıs 2015 tarihli mesajı:
"Fed, faizi Haziran değil Aralık'ta arttırmaya başlayacak..."

6-Mesut Can Demir (@mesutcandemir); 30 Mayıs 2015
2015'in ilk yarısında faiz artışını doğru tahmin eden altıncı analistimiz Mesut Can Demir. 30 Mayıs 2015 tarihli mesajı:
"Fed faiz kararı tahminen Aralık ayında açıklanacak..."

Yılın ikinci yarısında Aralık sinyalleri arttığı için doğru tahmin edenlerin sayısı da artıyor elbette. Ama sinyallerin zayıf olduğu yılın ilk altı ayında doğru tahmin edenler sadece 6 kişi. (Ulaşamadıklarımız da olabilir...)

Tebrik ediyoruz...

9 Aralık 2015 Çarşamba

Havva Ana bir ekonomisttir!

Haftanın en önemli ekonomi olayına Danıştay imza attı. Basında "Havva Ananın direniş başarısı" olarak sunulan Danıştay'ın Yeşil Yol Projesini durdurma kararı şüphesiz son günlerin değil son yılların en önemli ekonomik olayı. Ekonomiye uzak olanlar konuyu sadece bir politik ya da ekolojik mesele olarak görebilirler. Ama Havva Ana meselesi, yani Yeşil Yol denilen Karadeniz'in yaylalarını otoyolla birleştirecek olan projenin durdurulması sadece bir politika ya da çevre meselesi değil, özünde kapitalizmin en önemli taşıyıcı düşüncesine vurulan ağır bir darbedir. Kapitalizm en hassas yerinden vurulmuştur. Nerden mi? Müşterek mallardan.

Kapitalizmin en güçlü katalizörü olan müşterek malların kullanımı sorununu 1968 yılında bir biyolog olan Garrett Hardin fark etmişti. Ortak Malların Trajedisi adlı teorisi son derece basit ve mantıklıydı. Diyordu ki, hava, deniz, su, orman gibi ortak malları kişilerin inisiyatifine bırakırsan, hızla tüketilirler ve sonunda insanlara kalan sadece trajedi olur. İşte bu mantıklı teori kısa sürede politika ve yakın arkadaşı ekonominin temel düşüncesi oldu. Devletler, şirketler ve gücü elinde bulunduranlar ortak malların mülkiyetini ele geçirerek bunların daha iyi korunacağı şeklinde bir düşünce geliştirdiler. Sonrasında da halklara ait olan dereden ormana, denizden meraya kadar her yeri özelleştirerek yönetimleri altına aldılar. Kendilerine göre haklıydılar elbette. Hem mallar korunuyordu hem de ekonomiye katma değer sağlanıyordu. Eğer bu ortak alanlar insanların kuru vicdanına bırakılaydı yok olup gideceklerdi. Tıpkı Yeşil Yol Projesi ile yapılmaya çalışılan şey gibi. Yaylalar halkın kullanımına bırakılırsa hem ekonomiye katkıları olmayacak hem de kısa sürede yok olup gidecektir. Ortak Malların Trajedisi teorisi bunu açıkça ve mantıklı şekilde söylüyordu zaten. Tersinin olacağını, yani bu ortak malların insanların kullanımına bırakılırsa uzun süre verimli şekilde yaşayacağını söyleyen tek bir teori bile yoktu. Maalesef ekonomi bilimi böyle bir teori yaratamamıştı. Trajedi kimsenin isteyeceği bir şey değildi. Öyle ise Havva Ananın temel argümanı hatalıydı. Ne diyordu Havva Ana: "Bu yaylalar, üzerinde yaşayan insanlarındır ve onları en iyi biz kullanırız."

Ortak mallar Havva Ananın dediği gibi değil, şirketler ya da devletler tarafından işletilirse kalıcı olurlardı. Havva Ananın öne sürdüğü düşünce yakın bir zamana kadar hatalı kabul ediliyordu. Ta ki 2009 yılına kadar. O yıl, kapitalizmin en güçlü sac ayağına ekonomi tarihinin en sert darbesi indirilmişti. Hem de bu topraklardan, yani Türkiye'den. Nasıl mı?

Ekonomi tarihinin belki de tam olarak kavranamayan bu hikayesini gelin yeniden hatırlayalım. 1970'lerde Alanyalı balıkçıların balık alanlarını paylaşımları büyük kavgalara neden oluyordu. Yaşanan tatsızlıklara devlet yetkilileri de bir çözüm bulamamıştı. Üstelik bu tartışmalı ortamda yükselen bencillik duyguları balık alanlarının hızla yok olmasına sebep oluyordu. Peki ne yapılmalıydı öyleyse? Ortak malların trajedisinin yeniden yaşanmaması için devletten yardım mı istenmeliydi? Alanyalı balıkçılar böyle yapmamışlardı. Akıllarına başka bir fikir gelmişti. Bir kooperatif kurdular. Kooperatif balık alanlarını belirledi ve balıkçılara kura çekerek dağıttı. Her balıkçı ertesi gün bir yandaki balık alanına kaydırılıyordu. Böylece herkesin şansı eşit oluyordu. Hem balık alanları korunuyor hem de balıkçılar para kazanıyordu. Yani insanlar ortak alanları hem kullanıyor hem de koruyorlardı. Şimdi merak edenleriniz olacaktır, hikaye güzel ama kapitalizmin en önemli teorisi ile ne ilgisi var diye. İşte, hikayenin can alıcı noktası burası.

Nobel Ekonomi Ödülünü veren komite Amerikalı ekonomist Elinor Ostrom'un bir makalesini incelerken Alanyalı balıkçıların hikayesini görür. Ostrom'un teorisi ve Alanyalı balıkçıların çözümü tam anlamıyla muhteşemdir. Hem de ekonomi tarihinin gidişatını değiştirecek kadar. İşte, kapitalizme en büyük darbe o gün indirilir.

Nobel Komitesi, tarihinde ilk kez bir kadın ekonomiste, Elinor Ostrom'a, 2009 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü verdi. Neden mi? Alanyalı denizcilerin ortak malları kullanmasındaki dahiyane fikirlerinden dolayı.

İşte, Havva Ananın dediği de Elinor Ostrom'un dediğinden farklı değildi: Mülkiyet hakkına başvurmaksızın da müşterek mallar korunabilir; hem de çok daha iyi şekilde.

Havva Anayı her halde şu anda daha iyi anlıyoruz. O aslında sadece bir ekonomist; "Eşitsizliğin giderilmesi için kapitalizmin ortadan kalkması lazım" diyen iş adamının "ütopya"sını gerçekleştirmeye çalışan yalnız bir ekonomist.

29 Kasım 2015 Pazar

6 adımda Türk-Rus ilişkileri uzmanı olma kılavuzu!

Gündeme yönelik uzman yetiştiren tek toplumuz herhalde. Sosyal ve pozitif bilimler pek gelişmese de, diplomasi ve siyaset biliminden pek anlamasak da gündem bu konularda uzman olmayı gerektiriyorsa hemen oluyoruz. Şu aralar herkes diplomasi, dış ilişkiler ve uluslar arası siyaset uzmanı.

Düşürülen Rus uçağından sonra Türk-Rus ilişkileri üzerine yorum yapan binlerce uzmanımız var. Sosyal medyadan tam bir think-tank kuruluşu gibi dünya politiğine yön veriyorlar. Yorumların özelliği birkaç tane okuyunca hemen sizin de yorumcu olabilmeniz. Siyasetin görünmez eli bir anda sizi de uzman yapıyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya. Siyaset ve diploması konusunda hiçbir eğitim almamışken, tek bir kitap bile okumamışken ve hatta Suriye'nin nüfusu ve yüzölçümü ne kadardır diye bilmezken yorum yapabilmek gerçekten kolay iş değil. Fakat birçokları bunu başarıyorlar. Eğer siz de başaramayanlardansanız, işte size bir kılavuz: Uzman olma vaktiniz geldi de geçiyor bile.

6 adımda nasıl Türk-Rus ilişkileri uzmanı olunur?

1- Dangalaklık Felsefesi
Öncelikle bu felsefi düşünce şeklini bilmeniz gerekir. 1960'larda ortaya çıkan "Airhead" felsefesini boş kafalılık ya da dangalaklık olarak çevirebiliriz. Daha sonra evrilerek "Yeni Çağ Felsefesi"ne dönüşen bu düşünce şekline göre bilginizin hiçbir tutarlı kaynağı olmasına gerek yoktur. Mesela dünya dışı varlıklara inanç bu düşünce şekline göre normaldir. Uzaydan gelen bu insanlar dünyada yemek yer, dolaşır, hatta beğendikleri kişileri götürüp nesillerini sürdürürler. Bu düşünceyi benimsemiş uzmanlarımıza göre dünyadaki tüm müşlümanlar kardeşken, kendisiyle aynı fikirde olmayan vatandaşlar yok edilmesi gereken şeytanlardır.

2- Bulanıklık felsefesi
Bu yorumcuları "az akıllı"dan "çok akıllı"ya, "az bilgili"den "çok bilgili"ye ya da "sönük fikirli"den "parlak fikirli"ye doğru hiyerarşik olarak sıralamak pek mümkün değildir, çünkü yorumların tamamı büyük bir kesinlikle ortaya konur. Her yorumcu Türk-Rus ilişkilerini şaşmaz bir doğrulukla öngördüğünü söylemektedir. Fıkrayı bilenler olacaktır. Müze bekçisine, "Bu dinozor kemikleri kaç yaşında?" diye sorar turistin biri. Bekçi, "üç milyon dört yıl altı ay," der. Turist, "Nasıl böyle tamı tamına bilebiliyorsunuz?" diye yeniden sorar. Bekçi şöyle yanıt verir: "Ben işe dört yıl altı ay önce başladığımda bu kemikler üç milyon yaşındaydı." Hani yorumcularımız diyor ya uçağı kendi hava sahamız içinde düşürdük haklıyız diye. Nereden biliyor acaba, hava sahamızı elleriyle mi ölçmüşler, üstelik haritalar bile bunu bu kesinlikle söyleyemezken.

3- Yanlış Bile Değil İlkesi
Yanlış bile değil ilkesine (not even wrong) göre, kişinin ileri sürdüğü fikir yanlışlanabilir olmadığından, yanlıştan daha yanlıştır. Ya da kaşifinin tabiriyle söylersek, doğru olmadığı gibi yanlış bile değildir. Bu seviyede açıklama yapmak için çok büyük uzman olmak gerekir. Hani uzmanlarımız diyor ya, Rusya bize ambargo koyarsa kendi kaybeder diye. İşte yorum bu kadar "salakça" olmalı; yanlış bile değil yani. İyi de kardeşim, Rusya amborgo koyunca kendisi kaybedecekse neden koysun öyleyse? Senin kadar anlamıyor mu diplomasiden.

4- Aşırı Kendine Güven Sendromu
Aşırı kendine güven (over confidence effect), bazı açıksözlü psikologlara göre kişinin kendi kiralık katili olması durumudur. Bir sınavda verdiği cevabın %99 oranında doğru olduğunu sananlardan sadece %40'ının cevabının doğru olması konunun matematiksel izahıdır. Hayat çoğu zaman bu netlikte izahatlar vermese de aşırı kendine güven sonu genellikle hüsranla biten bir hatadır. Bu tür insanlara göre her şey aslında çok basittir. Mesela yorumcularımız ne diyor, "Biz gaz kaçağını çakmak yakarak kontrol eden bir halkız, Rusya bizi korkutamaz." Vay aslanım, sana Henry Kissinger'ın bile vereceği diploması dersi olamaz, yürü be!

5- Reductio ad absurdum
Filozof Sartre, kafeteryadaki garsonları izler ve garson olmak, "garsonmuş gibi davranmaktır" sonucuna ulaşır. Yani garsonlar garson olmayı, garson taklidi yaparak öğrenirler. Bu durum, garson yaptığının sadece bir rol olduğunun farkında olduğu sürece bir sorun oluşturmaz; peki ya farkında değilse? Reductio ad absurdum, yani saçma olana indirgeme düşüncesi tam bu noktada başlar. Yani muhtemelen sosyal medyada yorum yapan kişi ya garson, ya sekreter, ya satış görevlisi ya da işsiz. Fakat ne olduğunun farkında olmadığı için dış ilişkiler uzmanlığına kendini kaptırmış durumda.

6- Zen
Uzmanlarımız farkında olmasalar da tam bir Zen üstadıdırlar. Zenle aydınlanmışlardır. "Bir kedinin arasında ne fark var?" ya da "Tek elin çırpılmasından hangi ses çıkar?" türünden tuhaf sorulara yanıt verir gibidirler. Yani aslında yanıt verdikleri sorular şunlar gibidir: "Rus dışişleri de benim kadar salak mı?.. Düşürülen uçak maket miydi?.. Daha ne kadar benimle alay edilmesine dayanırım?.. Açıklamalarımdan dolayı kendime güldürmem ayıp mı?.." Uzman kardeşim, sen anlatmaya devam et, çok bilgileniyoruz; bir yerleriyle sana gülenlere aldırma, onlar insan değil!

Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı yapıtında milli gurur ile ilgili uluslar hala ortak bir lisan yaratamadılar diyordu. Dönüp halkımıza baktığımızda da bunu görür gibiyiz. Milli gururun içine girdiği her uluslararası olayda "aptallık" ortak lisanımız oluyor.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Findeks notunu duyan masum Türk'ün en çok verdiği 6 tepki!

İlber Ortaylı reklamları ile bir anda hayatımıza giren Findeks notu finansal geleceğimizi belirlemeye başlamış görünüyor. Finans merkezi olma yolunda ilerlerken böyle bir yenilik gerçekten çok faydalı oldu. Peki ama acaba Findeks notunu tam olarak anlayabildik mi?

Finansal kuruluşlar kredilerinde Findeks notuna bağımlılıklarını giderek arttırıyorlar. Düşük bir notun kredi alması pek mümkün değil artık. 2007 finansal krizini notu düşük olanlara verilen krediler çıkardığı düşünülürse, bundan sonraki dönemde kredi notu kredi alabilmenin temel göstergesi olacak. İşte böyle bir döneme girerken tüketici davranışlarına bir göz atalım dedik. Finansal kuruluşlardan kredi alırken Findeks notlarını duyanların verdikleri tepkileri yakından inceleyelim ve finans merkezi olma yolunda ilerleyen ülkenin halkını daha yakından tanıyalım istedik.

Findeks notunu duyan masum Türk'ün en çok verdiği 6 tepki!

1- Amcaoğluna kredi kartını verdik, ödememiş kereta!
Kredi notunun düşük olduğu kendisine söylendiğinde müşteri temsilcisine verilen en popüler cevaplardan biri budur. Kredi ödemelerindeki düzensizliğin kendisinden kaynaklanmadığını, canından çok sevdiği ve kızmaya kıyamadığı yeğenine verdiği ve yeğeni tarafından ödenmeyen kredi kartından kaynaklandığını anlatan bu cevap aynen şöyledir: "Kredi kartını amcaoğluna vermiştim, ödememiş kereta!" Dünyanın başka hiçbir ülkesinde bir kişinin kredi kartını başka biri kullanmaz herhalde. Hakikaten bu ülke tam bir finans merkezi.

2- Kırmızı kalem yemem ben!
Kredi notunun düşük olduğunu duyan müşterilerden kavramsal düşünme yeteneği zayıf olanlar olaya sadece iki kutuptan bakarlar. Ya borçlarını ödüyorlardır, ya da ödemiyorlardır. Gecikmeli ödemiş olmaları onlar açısından sorun değildir. Önemli olan "kırmızı kalem yememiş" olmalarıdır. Yani haklarında yasal takip başlatılmamasıdır. Kırmızı kalem yemedikleri için kredi notlarının çok yüksek olmasını beklerler ve her türlü krediyi alacaklarını tahmin ederler. Hani şair demiş ya; bahçıvansın biberin yok, "bilmemnesin" haberin yok, tam o cins.

3- Bir şey yapamaz mıyız acaba?
Teslimiyetçi müşteri profilinin düşük nota ilk tepkisi müşteri temsilcisinden yardım istemektir. Aynen şöyle: "Bir şey yapamaz mıyız acaba?" O an yaratılan iyi sinerji ile nottan bağımsız olarak kredi almayı talep eder. Adeta bir iyi niyet elçisi gibi davranarak müşteri temsilcisinin olumsuz kredi notuna aldırış etmeden kredi vermesini bekler. Notun gerçeği yansıtmadığını düşünmektedir ve ona göre son derece dürüst bir insandır. Eksik olan tek şey biraz anlayıştır. Şimdi düşünün, çözüme bu kadar yakın pozitivist insanların olduğu bir ülkede subprime krizi olur mu?

4- Bazen kredi kartını unutuyoruz!
Düşük nota verilen tepkilerden biri de budur: "Bazen kredi kartını unutuyoruz." Yani demek istiyor ki, ben aslında tüm kredilerimi düzenli ödüyorum, kredi kartı pek önemli değil, sadece onu geciktiriyorum. Bölünmüş kişilikli müşteri profilinin tipik yanıtı. Kendisine göre bir ayırım yapmış: "Konut kredisi borcu çok çok önemli, kredi borcu çok önemli, overdraft borcu daha az önemli, kredi kartı borcu pek önemli sayılmaz." Zannedersin kredi kartındaki krediyi babası açıyor.

5- Bacanağa kredi çekmiştik, ödememiş, haberim olmadı!
Düşük puanın nedenini geçmişteki sorunlu kredilerin oluşturduğu söylendiğinde kişilerin en popüler cevabı budur: "Bacanağa kredi çekmiştik, ödememiş, bana da haber vermedi." Suçu başkasına atarak suçlu hissinden uzaklaşmaya çalışır. Adeta "kendisinde hiç borcunu ödemeyecek bir yüz var mı" sorusuna şu yanıtı bekler gibidir: "Asla!" Kredinin bir başkasına çekilmiş olması da ayrı bir faciadır elbette. Finans merkezi olma yolunda ilerlerken bize özgü kredi türlerini de tasarlamış gibiyiz.

6- Ben nottan anlamam ama borcuma sadığım!
Notunu düşük bulan agnostik müşteri tiplerinin yaygın tepkisidir: "Ben nottan anlamam ama borcuma sadığım." Yani diyor ki, ben krediyi gününde değil, kafam istediğinde öderim, ama kesinlikle öderim, nota takılmana gerek yok. Bu tür müşterilerin sayısı oldukça fazladır. Findeks'in bunları belirleyip geç ödemeleri için puanlarını düşürmemesi beklenir ama nerde bizde duyarlı Findeks. Tüketici dostu bir Findeks'e hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık.

Umarız kısa zamanda finans merkezi oluruz ve bu masum-modern yaklaşımları dünyaya da öğreterek yeni subprime krizlerinin olmasını önleriz.

22 Kasım 2015 Pazar

Ekonomi bilimine göre ekonomi yorumcusu bir fahişedir!

Ekonomi bilimi giderek hayatın tüm sorunlarını çözen "sihirli bir açacak" haline geldi. Artık sadece emek, sermaye, işgücü ve para gibi konulara cevaplar bulmakla kalmıyor, aklınıza ne gelirse çözmeye çalışıyor. Sağlık hizmetlerinden eğitime, çevre sorunlarından ilişkilere kadar her türlü soruya cevap veriyor, her şeyin fiyatını bulmaya çalışıyor. Doğal olarak da ekonomistler kendilerini her derdin devası olarak görüyorlar. Yakın Çağ ve Uzay Çağından sonra Ekonomist Çağı başladı diyebiliriz herhalde.

Ekonomi biliminin son zamanlarda üzerine eğildiği konulardan biri de fahişelik. Aradığı cevap ise seksin fiyatı. Piyasa varsa mal ya da hizmet vardır, mal ya da hizmet varsa fiyat vardır. Doğru fiyatı bulmak da ekonomistin görevidir. Dünyanın en büyük piyasalarında biri olan seks piyasasında fahişelik hizmeti verildiğine göre ticaretin doğru fiyatlardan yapılması önemli bir husustur. Peki doğru fiyatı kim belirleyecek: Elbette ki ekonomist.

Seks piyasası üzerine olan teorileri incelerken, fahişelik hizmeti ile aynı ekonomik teorilere dayanan başka bir hizmet türü daha olduğunu fark ettik. Ne mi? Ekonomi yorumculuğu.

Ekonomi yorumculuğu, ekonomi teorileri açısından bakıldığında fahişeliğe oldukça çok benziyor. Neden mi?

Ekonomi yorumculuğunun ekonomik teori açısından neden fahişeliğe benzediğini gösteren 7 teoriyi merak ediyorsanız, okumaya devam edebilirsiniz.

1- Kendi kendini yönetme (otonomi)
Fahişelik mesleği üzerine birçok şey söylenebilir. Biz sadece ekonomi biliminin bakış açısından bakacağız. Ekonomi, fahişeliği, kadınların kendi hayatları üzerinde kontrol sağlama fırsatı olarak değerlendirir ve iş ve kariyer fırsatı olarak görür. Neoliberal açıdan fahişe kendi kendini yöneten (otonom) erdemli bir kişidir. Tıpkı ekonomi yorumcusu gibi. O da bu işi bir kariyer fırsatı olarak görür ve kimseden emir almadan bağımsız şekilde yorumunu yapar.

2- Fahişelik suçtur
Fahişelik ticari bir iş olarak suçtur ama suçun tespiti oldukça zordur. Yatağınızdaki birinin sizden vergisiz kazanç mı sağladığı yoksa aşkına karşılık sizinle birlikte mi olduğunu görünce anlayacak bir "uzman" yoktur herhalde. Bu tıpkı varlık fiyatlarını etkileyecek yorumların suç olması gibidir. Ekonomi yorumcuları gün boyu yaptıkları yorumlarla varlık fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayabilirler. Ama işledikleri suçu ayırt edecek bir "uzman" bulmak burada da oldukça zordur. O nedenle seksin aşk ya da para karşılığı mı olduğunu anlamak, yorumun spekülasyon mu ekonomik analiz mi olduğunu anlamak kadar zordur.

3- Arz talep dengesizliği
Ekonomik teori arz artınca talebin düşeceğini söyler. Bu fahişelik için böyle değildir. Ekonomist Steven Levitt'in sektör üzerinde yaptığı araştırmalarda fiyat arttıkça talebin düşmediğini görmüştür. Bu tam da ekonomi yorumcusu piyasası için geçerli olan teoridir. Piyasadaki yorumcu sayısı arttıkça bunlara olan talep düşmez, tam tersi daha çok artar.

4- Fırsat maliyeti
Ekonomistler fahişeliğin fırsat maliyetinin aile hayatından vazgeçmek olduğunu söylerler. Yani aile hayatından vazgeçerek fahişeliği seçen biri her türlü eleştiriye de göğüs germek zorundadır. Öyleyse bu işten elde edilecek gelir vazgeçilenlerden büyük olmalıdır. Bu teori ekonomi yorumcusu için de geçerlidir. Ekonomi yorumcusu da popüler olmak uğruna eleştiriyi göze alan kişidir. Çünkü eleştiri, ekonomi yorumculuğunun fırsat maliyetinin yarattığı bir sonuçtur. Popülerlik eleştiriden yüksekse yorumculuğa devam etmek doğru karardır. Tıpkı fahişelerin de aynı düşünceyle hareket etmeleri gibi.

5- Piyasa koşulları
Piyasa koşulları fiyatın temel belirleyicisidir. Basitçe söylemek gerekirse asgari ücret ne kadar yüksekse fahişelere ödenen fiyat da o kadar yüksek olacaktır. Tersi durumda ise tam tersi. Düşük asgari ücret düşük fiyatlara, yüksek talebe ve dolayısıyla daha fazla fahişeliğe neden olacaktır. Şimdi bir ekonomi düşünün; çalışanların yarısından fazlası asgari ücretli, şirketlerinin %70'i yabancıların elinde, hakim ekonomik aktivite inşaat,finans piyasaları yabancı likiditenin hakimiyeti altında. Böyle bir ekonomide iki şeyin sayısı artar: Fahişelerin ve ekonomi yorumcularının. Bizde olan da budur.

6- Batık maliyet
Ekonomistler P.Moffatt ve S.Peters'ın yaptığı araştırmalara göre en cekici fahişeler en yüksek ücreti almazlar. Çekici olmayan ve daha yaşlı olanlar en yüksek ücreti alırlar. Neden mi? Çekici olmayan kadınlar, müşterilerinin tekrar geleceğini düşünmedikleri için en yüksek ücreti talep ederler. Müşteriler ise o ana kadar bazı maliyetlere (arama, yolculuk, beklenti) katlandıkları için (ekonomi diliyle batık maliyet), vazgeçerek maliyeti arttırmaktansa ödeme yapmayı kabul ederler. Batık maliyet ekonomi yorumcuları için de geçerlidir. En çok konuşan ya da yazan yorumcular en akıllı, en bilgili veya en başarılı olanlar değildir. Çünkü akıllı, bilgili ve başarılı olanlar müşteri memnuniyetini düşünüp gerçekleri söyledikleri için basında kendilerine fazla yer bulamazlar. Tıpkı fahişe piyasası gibi "çekici olmayan fahişelere" yüksek ödeme yaparız.

7- Kar maksimizasyonu
Fahişeye neden ihtiyaç duyulur? Kimse hayatının aşkını bulma ümidiyle yola çıkmaz. Öyleyse yanıt basit: Temel içgüdü. Ya da para eşittir mutluluk. Ekonomi diliyle söylersek kar maksimizasyonu. Peki, ekonomi yorumcusunu neden dinleriz? Her ay gelirinizin bir kısmını tasarruf edin, foreks, borsa, vob gibi riskli işlemlerden uzak durun, paranızı vadeli hesaba yatırın, 20 yıl sonra zengin olun diyen bir ekonomi yorumcusunu kimse dinlemez herhalde. Onun yerine bizi hemen zengin edecek bir yorumcu isteriz. İçgüdülerimiz bizi kısa süreli hazzı maksimuma çıkaran ekonomi yorumcusuna yönlendirir. Anlık grafikler, anlık oranlar, anlık fiyatlar vs. Anlık kar maksimizasyonu. Çünkü para eşittir mutluluk. Yani fahişe eşittir ekonomi yorumcusu.

Ekonomistlerin fahişelik hakkında ürettiği teoriler deneysel olarak test edilebilir olmanın çok sınırlı yaklaşımı çerçevesinde gerçektir. İşte popüler ekonomi edebiyatının da yaptığı budur: Hatalı varsayımlar kullanarak dünyayı açıkladığını iddia etmek. Tıpkı yukarıda fahişelik için yaptığı gibi.

Eğer ekonomi bilimi haklıysa söyleyecek tek bir şey kalıyor: Ekonomi bilimine göre ekonomi yorumcusu bir fahişedir.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Finansal geleceğinizden artık sadece siz sorumlu değilsiniz!

Yatırım yapmak hiç kimse için kolay bir iş değildir. Profesyonel yatırımcılar veya finans uzmanları da en az küçük yatırımcılar kadar hata yapar ve para kaybederler. Fakat sonuçta hiç kimse profesyonel yatırımcıları yetersiz performanslarından dolayı "vahşice" eleştirmez. Oysa küçük yatırımcılar için durum öyle mi? Ne bilgisizlikleri kalır, ne aptallıkları, ne aşırı özgüvenleri, ne de duygusal kararları. Tüm kişisel nitelikleri derin bir eleştiriye tabi tutulur. Yıllar, onyıllar ve hatta yüzyıllar böyle geçti. 17. yüzyıldaki Hollanda lale çılgınlığından 21. yüzyıldaki dotcom krizine kadar eleştirilen hep küçük yatırımcı oldu. Bununla birlikte dört yüz yılda bir şey hiç değişmeden bugüne kadar gelmeyi başardı. Tüm başarısızlıklarına rağmen küçük yatırımcılar yüzyıllardır yatırım yapmaya devam ettiler. Küçük bir soru: Peki ama neden?

Basit gibi görülen bu çetrefilli sorunun yanıtını bulmayı klasik ekonomistler dört yüz yıl başaramadılar. Davranışsal finansçılar ise sadece birkaç yılda buldular. Buldukları şey son derece çarpıcıydı. Küçük yatırımcılar ne söylendiği gibi bilgisiz, ne aptal, ne de aşırı duygusaldılar. Büyük çoğunluğu finans dışındaki bir alanda başarılı bir kariyer elde etmiş kişilerdi. Öyleyse sorun neredeydi?

Davranışsal finansçılara göre sorun küçük yatırımcının karar verme şeklindeydi. Yatırım hayatlarını içine kapalı kendi küçük dünyalarında yaşıyorlardı. Bu küçük dünya onların yatırım alışkanlıklarını yönlendirip yönetiyordu. Kişiler, bu küçük dünyaya adeta tepeden bakarmış gibi davranıyor ve yatırım kararlarını veriyorlardı. Davranışsal finansçılara göre bu durum yüzyıllardır değişmemişti. Sosyolog Nikolas Rose'a göre kişinin kendi ahlaki değerlerinin baştan çıkarıcılığı ile piyasa sisteminin kışkırtıcılığı kişisel karar verme alışkanlığını körüklüyordu. Bundan ötürüdür ki kişiler yatırım kararlarını yalnız vermeye devam ediyorlardı. Peki bu durum nasıl değişebilir?

Yatırım yapmayı öğrenmek kolay bir iş değildir. Ekonomi ile ilgili bir üniversiteye gitmek, varlık fiyatlamayı ve portföy yönetimini öğrenmek gerekir. Ama bu herkesin yapabileceği bir şey değildir. Bunun yerine finans dergileri okurlar, kitapları incelerler, internete göz atıp tüyo araştırırlar. Bu yollarla piyasanın nasıl işlediğini ve piyasaları nasıl algılamaları gerektiğini öğrenirler. Bu yöntemleri kullanarak karar vermeye çalışan küçük yatırımcılar sonunda kaçınılmaz olarak ekonominin başrol oyuncusu Homo Economicus'a dönüşür. Yani kendince tüm verileri inceleyerek maksimum getiri sağlayacak yatırım kararına dönüştüren rasyonel insan.

Basitçe özetlemek gerekirse, küçük yatırımcı aslında ekonominin Rasyonel İnsan dediği kişidir. Yatırım kararını sahip olduğu tüm bilgiyi değerlendirerek veren yalnız insan. Buna yönlendiren ise kişinin ahlaki değerleri yanında dünyayı kavrayış şekli ile piyasanın bireyselliği kışkırtıcı çalışma sistemidir. Küçük yatırımcı kendini finansal sistemin kıskacından korumaya çalışırken kendi geleceği için daha fazla sorumluluğun altına girer. Bilgi ve yeteneği ile varlıklarını arttırma isteği onu zor ve belirsiz bir geleceğe doğru yolculuğa çıkarır. İşte asıl soru buradadır. Küçük yatırımcı hayal ettiği geleceğe finansal açıdan nasıl ulaşacak?

Ekonominin başrol oyuncusu rasyonel insan Homo Economicus gelecekteki refahımızın sağlanmasından bizim dışımızda hiç kimsenin sorumlu olmadığı anlayışını içselleştirmiş bir kişiliktir. Ekonomik teorinin üzerine inşa edildiği Homo Economicus'un artık tahtı sallanıyor. Hem de şiddetli bir şekilde. Bundan böyle gelecekteki refahınızdan sizin dışınızda sorumlu bir kişi daha olacak. Kim mi? Finansal Planlama Uzmanı.

Kişilerin gelecek hedeflerini yakalamasına yardımcı olarak onun hayat standardını yükseltmeyi profesyonel görev edinen Finansal Planlama Uzmanları finansal piyasaların dört yüz yıllık işleyişini de yeniden düzenlemeye başlamış durumdalar. Finansal Planlama Derneği yılın başından bu yana bunun için çalışıyor. Artık yalnız değilsiniz. Herkesin bir Finansal Planlama Uzmanı olacağı günler çok yakın.

Unutmayın, geleceğinizden artık sadece siz sorumlu değilsiniz.

17 Kasım 2015 Salı

5 adımda FED uzmanı nasıl olunur?

Ekonomist Charles Wheelan, "Fed Başkanının tam olarak ne yaptığını dünyada bilen kaç kişi vardır?" sorusunu sorduğunda cevap veren pek çıkmamıştı. Bugün soru hala geçerliliğini korumaktadır. Eminiz ülkemizde cevap verebilecek birkaç kişiden fazla insan çıkmayacaktır. Hiç kimse Fed Başkanının tam olarak ne iş yaptığını bilmezken nasıl bu kadar çok insan Fed uzmanı olabiliyor öyleyse?

Ekonomi kanalları, gazeteler ve sosyal medya ABD Merkez Bankası Fed'in politikaları üzerine yorumlar yapan insanlarla doldu taştı. Sadece Fed'i konuşarak yorum yapan, Sadece Fed'i anlatarak makale yazan birçok ekonomistimiz var. Muhtemelen çoğu Fed konusunda uzmanlaşmış. Bunun dışında ekonomi yorumu yapmakta güçlük çekiyorlar. Kısacası ülkemiz Fed konusundan başka ekonomik yorum yapamayan Fed ekonomistleri yani Fedonomistler ile dolmuş durumda. Bunun nedenleri üzerine konuşacak değiliz. Ana ekonomik aktivitenin inşaat, ana finansal aktivitenin vadeli mevduat olduğu bir ülkede adamlar neyi yorumlayacak. Mecburen Fed'i anlatıyorlar. Onları eleştirecek değiliz. Eğer siz de ekonomi yorumları yapıyor ya da ekonomiyi yakından takip ediyorsanız ve hala Fedonomist olmadıysanız, işte size büyük bir fırsat. İyi bir Fedonomist olmanın rehberini küçük ve basit adımlar halinde açıklıyoruz.

5 adımda nasıl Fedonomist olunur?

1- Zekice bir giriş yapın
Fed konusundaki yorumunuza başlamadan önce konuya en az Richard Feynman, A.Einstein ya da Dostoyevski gibi zekice bir girişle başlamalısınız. Giriş cümleniz öyle Amerikanvari olmalı ki, ikinci dili Türkçe olan Wall Street'in finansçıları bile dinleyince "Ülen adam harbiden zeki, ses etmeyin dinleyelim!" demeliler. Tam olarak neden bahsettiğiniz kolayca anlaşılmamalı. Giriş cümlenize sağlam bir atıf da ekleyebilirseniz iyi bir Fedonomist adayısınız diyebiliriz artık. Mesela şöyle bir cümle tam size göre: "Peter Lynch'in şöyle bir sözü vardır: Bir ekonomistle 14 dakika konuştuysanız aslında harcadığınız süre 12 dakikadır."

2- Anlamı kendinden menkul kavramlar kullanın!
Gevşeme, sıkılaşma, genişleme, hızlanma, yavaşlama gibi yatak hikayelerinizi itiraf ederken kullandığınız sözcüklerin yanına yeni kavramlar eklemeyi bilmelisiniz. Devir artık değişti. Fed yorumcusu olmak için libido entellektüelliğiniz yeterli olmayabilir. Yeni kavramlara ihtiyacınız var. Siz izolasyoncu Fehmi, bobinajcı Recai ya da rektifiyeci Tahir değilsiniz, ekonomi yorumu yapan bir uzmansınız. O nedenle kullandığınız sözcükler de uzmanlara yakışır olmalı. Mesela şöyle: "Transitory effect'ler artıyor, Fed kararları daha güvercin olabilir." (Transitory effect ve güvercin kavramları ABD'de entellektüel ekonomistlerin kullandığı kavramlardan bazıları.)

3- Bilimsel bir modeli üstünkörü yorumlayın
Anlaşılabilir şekilde yorum yapmanız iyi bir Fedenomist olmanız için yeterli değildir. Araya mutlaka bilimsel bir model almalı ya da az bilinen bir orana atıf yapmalısınız. Çünkü entellektüel seviyeniz düşük bulunmamalı. Siz dünyanın en iyi Fedonomistisiniz ve bu böyle biline. Mesela şöyle demelisiniz: "FRB/US modeline göre kısa dönemde enflasyona sebep olmadan gerçekleşen büyüme oranı beklentisi düşürüldü."

4- Fed Başkanını çaktırmadan "ev hanımı" ilan edin
Yorumlarınız öyle güçlü olmalı ki, görenler Janet Yellen 50 yıldır prestijli kurumlarda çalışan ekonomist değil de ütü yapan bir ev hanımı, sizse asgari ücret artı yemek artı primle çalışan üç yıl tecrübeli foreks şirketi çalışanı değil de 40 yıllık Fed başdanışmanı demeliler. Alınma şekerim, sana demedim, Yellen'e çakıyorum. Ne diyorduk, mesela şu cümle tam size göre: "Bu nedendendir ki Aralık ayında alabileceği faiz artırımı kararı Fed için en doğru tarihtir." İşte bu! Adamlar 2013 Mayısından beri çalışıyor, bizim yorumcumuz doğru tarihi şak diye yazmış. "Türk gibi bilgili!" diye boş yere dememişler. (Yorum bir ekonomi sitesindeki bir köşe yazısından alınmıştır.)

5- Yorumunuzun üstüne bir tutam mizah ekleyin
İkinci dili Türkçe olan Amerikalı hedge fon yöneticileri de sizi dinliyor olabilirler. Mizah yeteneğinizi gösterirseniz tam bir entellektüel olduğunuza kanaat getirebilirler. Espriniz alışılmadık, yukarıdan bakan, bulanık ve halkın anlayamayacağı bir tarzda olmalı. Mesela şöyle: "Fed faizi arttırmazsa yöneticileri 0-1-3 kulübü üyesi olmaya devam edecekler. Yüzde 0'la borç ver, piyasa yüzde 1 ile kredi versin, öğleden sonra 3'te soluğu golf sahasında al."

Artık fedonomist oldunuz. İşte ilk yorumunuz:
"Peter Lynch'in şöyle bir sözü vardır: Bir ekonomistle 14 dakika konuştuysanız aslında harcadığınız süre 12 dakikadır. Transitory effect'ler artıyor, Fed kararları daha güvercin olabilir. FRB/US modeline göre kısa dönemde enflasyona sebep olmadan gerçekleşen büyüme oranı beklentisi düşürüldü. Bu nedendendir ki Aralık ayında alabileceği faiz artırımı kararı Fed için en doğru tarihtir. Fed faizi arttırmazsa yöneticileri 0-1-3 kulübü üyesi olmaya devam edecekler. Yüzde 0'la borç ver, piyasa yüzde 1 ile kredi versin, öğleden sonra 3'te soluğu golf sahasında al."

16 Kasım 2015 Pazartesi

İşsiz kalmak istemiyorsan sakın üniversiteye gitme!

Aileler büyük umutlarla çocuklarını üniversiteye gönderiyorlar. Yüksek öğretim diploması olmadan iş bulmak gerçekten çok zor. Gelişen bir ülkede üniversiteler de gelişiyor. Her yıl yeni üniversiteler açılarak daha fazla gencin üniversitelerden mezun olması sağlanıyor. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birinde işgücü piyasası da gelişiyor hiç şüphesiz. Peki ne yönde?

Üniversite okumak iş bulmanın olmazsa olmaz bir kuralı olarak görülüyor. Aileler büyük maddi çabalarla çocuklarını üniversiteye gönderme telaşındalar. İşin zor bulunduğu bir ülkede hiç şüphesiz bu çok önemli bir husus. Üniversite okumamak işsizlik riskini de arttırıyor. Ne dersiniz, sizce de öyle mi?

Büyük umutlarla üniversitelere giden gençler ve onların umut dolu aileleri için yanıtı vererek başlayalım. Türkiye'de üniversite okumak iş bulma ihtimalinizi değil, işsiz kalma ihtimaliniz arttırıyor. Nasıl mı?

Yüksek öğrenim istatistiklerine baktığımız zaman her yıl üniversitelerimizden yaklaşık 600 bin üniversiteli mezun oluyor. Geçen yılki verilere göre 648.535 kişi mezun olmuş. Bu şu anlama geliyor. Bu insanlar zevk için okumadıklarına göre, onlara iş lazım. Yani 600 bin civarında üniversite mezunu çalıştıracak yeni işe ihtiyacımız var. Peki, bu işleri yaratabildik mi?

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre 2013 yılında ülkemizdeki işlerin 5.913.187 adedi üniversite mezunu çalıştırıyor. Yani başka bir ifadeyle üniversite mezunu gerektiren iş sayımız 2013'te yaklaşık 5,9 milyon. Basit bir hesaplama yaparsak, üniversiten yeni mezun olan 650 bin kişinin hepsinin iş bulabilmesi için üniversite mezunu personel gerektiren iş sayısının 650 bin artması gerekiyor. Emeklilik ve diğer sebeplerle bu sayı makul bir seviyede daha az olabilir elbette. Kaba bir tahminle en az 500 bin seviyelerinde yeni iş yaratmalıyız ki, mezunlarımız iş bulabilsin. Bu da 2014'te toplamda 6,4 milyon seviyelerinde üniversite mezunu istihdamı anlamına geliyor. Peki ne olmuştur dersiniz?

TÜİK'in 2014 yılı verilerine baktığımızda, üniversite mezunu istihdamımız 5.691.000 kişi. Yani bırakın yeni iş yaratmayı, üniversite mezunu gerektiren işlerden 220 binini kaybetmişiz. Ya da başka bir deyişle üniversite mezunlarımızın tamamı teknik olarak iş bulamamış. Rakamlar gerçekten çok vahim.

Bundan sonraki dönemde üzerinde mutlaka durulması gereken konulardan biri bu olmalı. Yüksek öğrenim gerektiren iş sayısının mutlaka arttırılması gerekiyor. Eğer bu arttırılamayacaksa vasıfsız üniversite açılışı ya durdurulmalı ya da yavaşlatılmalı. Her şeyi birilerinden bekleyen eleştiri kabiliyetini yitirmiş bir toplum için umut tacirliğinden artık vaz geçilmeli. Ya da çocuklarını üniversiteye göndererek işsiz kalma ihtimalini arttırdıkları ailelere açıkça anlatılmalı.

Kısaca özetlemek gerekirse, rakamlar her şeyi anlatıyor: İşsiz kalmak istemiyorsan sakın üniversiteye gitme!

5 Kasım 2015 Perşembe

CNBC-eeeeeeeeee?

İki ekonomi kanalımızdan biri bugün yayın hayatına son verdi. CNBC-e artık ekonomi haberi veremeyecek. Finans merkezi olma yolunda ilerleyen ve dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemiz için son derece olumsuz bir haber. Kanalın kapanışına giden yolda birçok sebep etkili olmuştur mutlaka. Bunları tekrar belirtmeye hiç gerek yok. Fakat bize göre bu sebeplerin hiçbiri gerçek sebep değil. Asıl sebep ekonomi haberciliğimizin son derece güçsüz temeller üzerine inşa edilmesidir. Nasıl mı?

Ekonomi haberciliği ekonomi haberi gerektirir. Yani ekonomi yayıncılığı yapmak istiyorsanız öncelikle ekonomi haberine ihtiyacınız var. Peki, ekonomi haberini nereden bulacaksınız? Elbette ki ekonomi gazetecilerinden. Ekonomi gazetecileri ekonomi haberi yapacaklar, ekonomi kanalları da bu haberleri yayınlayacak, yorumlayacak ve görevlerini yerine getirecekler. Gelin şimdi ekonomi gazeteciliğimizin durumuna bakalım.

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2014 yılı verilerine göre yazılı medya alanında faaliyet gösteren 2.944 gazete ve 4.176 dergi bulunuyor. İnternet üzerinden yayın yapan yazılı medya sayısı ise 3.852 adet. Yani ülkemizde basılı ve internet üzerinden yayın yapan toplam 10.972 yazılı medya kuruluşu bulunuyor. Şüphesiz bunların çok azını ekonomi basını oluşturuyor ama ekonominin spordan sanata, politikadan kültüre kadar her alana girdiği düşünülürse, ekonomisiz bir medya düşünmek artık mümkün olamıyor. Peki bu medya kuruluşlarında kaç tane ekonomi gazetecisi bulunuyor?

TÜİK verilerinden bu rakama ulaşılamıyor. Bunun yerine ekonomi muhabirleri ve gazetecilerini tek bir çatı altında toplayan Ekonomi Gazetecileri Derneğinin (EGD) verilerini referans olarak veriyoruz. EGD'nin verilerine göre derneğin 600 civarında kayıtlı üyesi bulunuyor. Yani bir anlamda ülkemizdeki kayıtlı ekonomi habercisi sayısı 600 kişi. 10.972 yazılı medya kuruluşunda çalışan toplam 600 ekonomi gazetecisi. Dünyanın 16 büyük ekonomisinden biri olan ülkemizde toplam 600 ekonomi gazetecisi. Londra ve Newyork gibi finans merkezi olacağını düşünen bir ülkede 600 ekonomi gazetecisi. Minimalist bir çalışma olmuş!

Şimdi kaba bir hesaplama yapalım. 10.972 yazılı medya kuruluşunda toplam 600 ekonomi gazetecisi çalışıyor. Yani 18 medya kuruluşuna 1 ekonomi gazetecisi düşüyor. Lafı uzatmaya hiç gerek yok. Bu sayıda gazeteciyle bir finans merkezi değil ancak zavallılık merkezi olunur.

İşte, CNBC-e gibi ekonomi kanallarının zayıf temeli budur. Ekonomi gazetecisinin olmadığı bir ülkede ekonomi haberciliği de olmaz. Olmadığı için de şirketlerin hevesli konuşkanları ile üniversitelerin tembel akademisyenleri bu kanalları CV'lerine malzeme ederler. Türkiye'yle ilgili haber yapılamadığı için sabaha kadar Fed, altın ve dolar tartışılır. Gerçek ekonomi haberi bulamayan bir televizyon kanalı bu yorumcularla daha da sürrealist hale gelir ve sonunda ahkam kesme yayıncılığına döner. Söylenenler hiç kimseye somut fayda getirmeyeceğinden reklam gelirleri düşer ve bir gün gelir kanal kapatılır.

Kısacası, CNBC-eeeeeeeeeeee?

4 Kasım 2015 Çarşamba

Anket şirketleri neden çuvalladı: FreakANKETonomics!

Son yılların en çok satan ekonomi kitabı açık ara Freakonomics. S.Levitt ve S.Dubner'in tüm dünyada 6 milyon satan kitabı ülkemizde de Görünmeyen Ekonomi adıyla yayınlanarak büyük bir başarı elde etti. Dünyanın nasıl işlediğini ekonomi bilimi ile anlatan son derece yaratıcı bir kitap. Öğretmenler ve sumo güreşçilerinin ortak noktası, Ku Klux Klan neden emlakçıya benziyor, mükemmel ebeveyn nasıl olunur, uyuşturucu satıcıları neden anneleriyle oturur gibi çok zor sorulara ekonomi biliminin bakış açısıyla son derece doğru cevaplar veriliyor. Gerçekten övgüye değer bir kitap.

Tüm çevrelerin hayranlığını kazanan kitaba en can alıcı eleştiri ekonomist P.Roscoe'den gelir. Her sorunun yanıtı ekonomi bilimi ile verilebilir yaklaşımına Roscoe'nin eleştirisi herkese bildiğini unutturacak türdendir. Kısaca şunu söyler: "Soruyu ekonomi biliminin cevaplayacağı gibi sorarsan ekonomi bilimi bunu kolayca yanıtlar. Önemli olan soruyu doğru sormaktır."

Bu gözle bakıldığında Freakonomics'in cevapladığı soruların ekonominin cevaplayabileceği şekle döndürüldüğü açıktır. Öyleyse asıl mesele soruyu doğru sormaktır.

Son günlerin popüler konusu anket şirketlerinin başarısızlığı. Seçim sonuçlarını tutturamayan anket şirketleri herkesin dilinde. Başarısızlığın ekonomik, sosyolojik ya da psikolojik nedenleri ayrıntısıyla sıralanıyor. Bu tam da Freakonomics'in yaptığı şey. Yani bu cevaplar aslında doğru soruyu gözden kaçırmamıza neden oluyor. Peki doğru soru ne?

Anket şirketleri muhtemelen anket yaptıkları kişilere şu soruyu sormuşlardır: "Hangi partiye oy vereceksiniz?" Ne dersiniz, sizce bu doğru soru mu?

Yanıtı bulmak için hikmetinden sual olunamayan istatistik biliminin yasal makamı Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) istatistiklerine baktık. TÜİK, halkımıza basit sorular sormuş ve halkımızın özelliklerini belirlemiş. İşte bu sorulara gelen yanıtlar ve halkımızın genel tutumu. (Tüm anketler 2014'te yapılmıştır.)


1- Çevre ve doğa sorunlarıyla ilgilenir misiniz?
Bu soruya halkımızın %25'i ilgisizim yanıtını vermiş. 2013 yılına kadar bu oran %40'lar seviyesinde iken 2014'te %25'e gerilemesi şaşılacak bir başarı. Bununla birlikte halkın %4'ü konu hakkında fikrinin olmadığını belirtmiş. Yani neden bahsedildiğini bile anlamamış. Özetle, çevre ve doğa sorunları halkın %29'unun umurunda değil.

2- Ekonomi ile ilgilenir misiniz?
Ekonomide istikrara önem veren halkımızın ilgisinin yüksek olması düşünülen bir alan. Ama gelen yanıtlarda halkın %50'si ilgisiz olduğunu belirtmiş. %4 ise konudan bihaber. Özetle, ekonomik konular halkın %54'ünün umurunda değil.

3- Bilim ile ilgilenir misiniz?
Bu soruya halkımızın %50'si ilgilenmiyorum yanıtını vermiş. %5 ise fikrinin olmadığını belirtmiş, yani "konuya Fransızım" demek istemiş. Özetle, bilimsel konular halkın %55'inin umurunda değil.

4- Spor ile ilgilenir misiniz?
Bu soruya halkımızın %55'i ilgisizim yanıtını vermiş. Konudan haberi olmayanlar ise %3. Özetle, spor ile ilgili hususlar halkın %58'inin umurunda değil.

5- Kültür ve sanat faaliyetleri ile ilgilenir misiniz?
Bu soruya halkımızın %56'sı ilgisizim yanıtını vermiş. Halkın %4'ü ise neden bahsedildiğini anlamamış. Özetle, kültür ve sanat faaliyetleri ile ilgili hususlar halkın %60'ının umurunda değil.

6- Siyaset ile ilgilenir misiniz?
Konu oy vermek olduğuna göre halkımız muhtemelen bu konuda ilgilidir diye düşünebilirsiniz. Bu soruya halkımızın %57'si ilgisizim yanıtını vermiş. %4 ise konuya Fransız. Özetle, siyaset ile ilgili hususlar halkın %61'inin umurunda değil.

7- Sendika ve dernek faaliyetleri ile ilgilenir misiniz?
Bu soruya halkımızın %80'i ilgisizim yanıtını vermiş. %6 ise neden bahsedildiğini bile anlamamış. Özetle, sendika ve dernek faaliyetleri ile ilgili hususlar halkın %86'sının umurunda değil.

8- Din ile ilgilenir misiniz?
Halkımızın yanıtı %90 evet.

Sonuçları kısaca yeniden özetleyelim. Halkın %29'u çevre ve doğa sorunlarına, %54'ü ekonomiye, %55'i bilime, %58'i spora, %60'ı kültür ve sanat faaliyetlerine, %61'i siyasete, %86'sı sendika ve dernek faaliyetlerine ilgi duymazken %90'ı dini konulara son derece ilgili.

Bir insanı insan yapan çevre, doğa, ekonomi, bilim, kültür, sanat, siyaset, sendika ve dernek konularına ilgisiz bir halktan "Hangi partiye oy vereceksiniz?" sorusuna doğru yanıt vermesi bekleniyor. Çok komiksin!..

Özetle, anket şirketlerinin neden başarısız olduğuna yönelik açıklamalar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü soru hatalıdır. Yaşadığı dünyanın farkında olmayan, birey olarak farkındalığını yitirmiş, insan olmanın tüm değerlerinden uzak, hayatın anlamını kavrayamamış böyle bir topluluğu sorulacak soru aslında şu olmalıydı: Twitter'a "derdini seveyim" butonu ister miydin?

3 Kasım 2015 Salı

Hane halkı borcu aşkı öldürüyor!

Daha iyi bir toplum yaratmak yerine, var olan toplum içinde kendi konumumuzu iyileştirmek için çabalayıp durdukça mutsuzluğumuz da giderek artıyor. Sistematik olarak korunan spekülatif balonlar olmadan ayakta kalması imkansız kağıttan kuleler inşa ettikçe memnuniyetsizliğimiz de büyüyor. Daha fazla değil daha az yemenin yollarını arıyoruz ve tarihte ilk kez yoksullar zenginlerden daha şişmanlar. Açıkçası artık mutlu değiliz.

İş hayatı, sosyal hayat, politik hayat ya da kültürel hayat derken bir türlü mutlu olamayanlar evlenirsek mutlu oluruz diye düşünebilirler. Şüphesiz evlilik güçlü bir mutluluk kaynağı ama TÜİK istatistiklerine baktığımız zaman gördüğümüz bunun tam tersi. 2003 yılında evliliğinden "Çok memnun" olanların oranı %30 iken 2014'te bu oranın %17'ye düştüğünü görüyoruz. Yaklaşık 38 milyon evli insan olduğunu düşünürsek kabaca bir hesaplamayla son on yılda 5 milyon kişi daha artık evliliğinden çok memnun değil. 5 milyon kişi oldukça yüksek bir rakam. Peki ama neden?

Aslında yanıtı herkes biliyor ama biz yine de söyleyelim: Para denen toplumsal entrika yüzünden!

Hane halkı borçları 2003 yılında 12 milyar TL ilen 2014'te 332 milyar TL seviyelerine yükselmiştir. Yani 28 kat artmıştır. Hane halkı borcu kaba bir tanımlamayla para sanarak aldığımız banka kredileri ile yarattığımız borca diyoruz; anne, baba, kardeş olarak. Öte yandan bu süreçte kişi başına milli gelirimiz sadece iki kat artmıştır. Kıyaslama yaparsak, borcumuz 28 kat artarken varlığımız 2 kat artmıştır. Öyleyse yeniden soralım: Bu kadar yüksek bir hane halkı borcunun evlilikte mutluluk bırakması olası mıdır?

Elbette ki hayır. İşte, durum bundan ibaret. Son on yılda evliliğinden çok memnun olmayan 5 milyon insan daha yaratmışız. Bu sayıya ortalama iki çocuk da eklersek 10 milyon kişiye ulaşıyoruz. Gerçekten çok düşündürücü.

Fransız ekonomist P.Rospabe'ye göre paranın ilk kullanıldığı yer evliliklerin ayarlanmasıydı, yani "başlık parası" da diyebileceğimiz gelinin fiyatı. Para maalesef başladığı yeri terk edemiyor. Bugün aile krizini yaratan hane halkı borcu olarak kapımıza dayanmış durumda. Üstelik bu kez mutsuzluğu da başımıza musallat ederek. Kısacası hane halkı borcu aşkı öldürüyor!

2 Kasım 2015 Pazartesi

Bu ülkenin en güzel istatistiği!

Dilbilimin belki de en önemli saptamasını 1955 yılında İngiliz filozof John Austin yaptı. How to do things with words (İşler kelimelerle nasıl yapılır) adlı kitabında hayranlık uyandıran tespitini şöyle özetliyordu: Kelimeler, yapar; harekete geçer ve dünyaya müdahale ederler.

Austin'in ileri sürdüğü tez tartışılmayacak bir farkındalık keşfiydi. Basitçe şunu diyordu. Mesela "teşekkür ederim" ifadesi ne ispatlanabilir ne de çürütülebilir. Ama basit bir gerçekle söylendiği için dünyanın durumunu değiştirir.

Kavramların bu ispatlanamaz ve çürütülemez yapıları içlerinde şeytani bir özellik daha taşır: Gerçek olmamaları. Tıpkı şu cümledeki gerçek dışılık gibi: Anne olmak dünyanın en güzel şeyi... Nasıl yani, annelik kötü mü? Evet, hem de çok... Nasıl mı?

Anne olmanın neden dünyanın en güzel şeyi değil de en "kötü" şeyi olduğunu merak ediyorsanız ve bunun 2014 yılındaki 317 nedenini öğrenmek istiyorsanız, şimdi açıklıyoruz.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2009 yılından bu yana doğum istatistiklerini yayınlıyor. Rakamlara makul bir duygu seviyesiyle göz atınca çarpıcı bir durumla karşılaşıyorsunuz. Ülkemizde 15 yaş ve altında anne olan insan sayısının 2014 yılında 317 olduğunu görüyoruz. 15 yaşına gelmeden anne olan tam 317 kişi. Bunun adı anne olmak değil, olsa olsa "kıyamet" olabilir. Kendisi çocuk olan birinin anne olması asla dünyanın en güzel şeyi olamaz.

Bu kadar üzücü bir istatistiği sevindirici bir gerçekle vurgulamak daha yerinde olacaktır. Ülkemizde 2009 yılında 15 yaşından küçük anne olanların sayısı 956 idi. Yani son beş yılda bu oran üçte bir seviyesine düşmüştür. İşte bu gerçekten sevindirici bir durum. Bu oranın düşmesinde emeği olanları gerçekten kutlamak gerekiyor. Bu çocukları evlilik yerine okula gönderen kurum, kuruluş ve kişilere bu ülke ne kadar teşekkür etse azdır.

John Austin'in dilbilimsel keşfi bugün dil becerisi olanların safsatalarına yenik düşmemek için de başarılı bir koruyucudur; elbette fark edebilene. Annelik konusuna gelince, anne olmak dünyanın en güzel şeyidir ama 15'inde değil.

15 yaşından küçük anne olanların sayısındaki azalış hiç şüphesiz bu ülkedeki en güzel istatistiktir. "Kıyamet günü sayısı üçte iki azaltılmıştır."

Emeği geçenlere minnettarız.

27 Ekim 2015 Salı

Bunun adı Doktora yapmak değil, bilimi katletmektir!

Kendini akademik yönden geliştirme konusunda son derece istekli bir genç kuşağa sahibiz. İkinci üniversite, yüksek lisans, master, MBA gibi eğitim programlarının birini bitirip birine başlıyorlar. Gelecek için son derece ümit verici bir durum. Gençlerin son dönemlerde en fazla rağbet gösterdiği alanlardan biri de doktora yapak. Bir lisans ya da yüksek lisans programını bitirdikten sonra o bilim dalında sınav ve bilimsel bir eserle erişilen bu derece isminizin önüne "Doktor" ünvanını da ekleyiveriyor. Hem ülke biliminin, hem kendi akademik ve profesyonel referanslarının, hem de toplumun entellektüel seviyesini yükseltiyorlar. Ne kadar gurur duysalar az...

Yüksek öğretim istatistiklerini inceleyenler 2015 itibariyle doktora yapan insan sayısının 78.223 kişi olduğunu göreceklerdir. Üniversitelerin Yardımcı Doçent adı altında çalıştırdığı Doktor ünvanlı personel sayısı ise 33.323 kişi. Yani ülkemizde 111.546 adet Doktor ünvanına sahip kişi bulunuyor/bulunacak. Bu gerçekten yüksek bir rakam. Bu iki istatistiğe girmeyen Doktor ünvanlı kişiler olacağını da düşünürsek, ülkemiz nüfusunun yaklaşık binde 2'si Doktor. Müthiş bir rakam. Peki ama neyi ifade ediyor?

Nicelik olarak son derece yüksek bir oran olan binde 2'lik Doktor sayısının nitelik olarak ne ifade ettiğini anlamak için TÜİK'in istatistiklerine baktık. İstatistik Kurumu 2014 yılında Türkiye'deki kitap okuma oranlarını hesaplamıştı. Edebiyat ve politika dışı konularda yer alan düşünce kitaplarının okunma oranını on binde 1,3 olarak belirliyordu. On binde 1,3. Yani yaklaşık 10 bin kişi.

Şimdi ortalama bir eleştirel akıl seviyesiyle bu iki oranı yeniden değerlendirelim. Doktor olan kişi sayısı 110 bin kişi. Düşünce kitabı okuyan kişi sayısı 10 bin kişi. Yani düşünce kitabı okuyan 10 bin kişinin tamamı Doktor ünvanına sahip bile olsa 100 bin Doktor tek bir kitap bile okumuyor. Yuh!

Bunun adı nedir biliyor musunuz; Doktora yapmak değil, bilimi katletmektir. Bir yıl içinde tek bir düşünce kitabı bile okumayan 100 bin Doktor. Bilim insanına hakaret doğru değil, ne diyelim, yazıklar olsun istatistik bilimine!

Doktora yapan arkadaşım, amacının profesyonel hayattaki rakiplerine yumuşakça gözdağı vererek öne geçmek olduğunun farkındayım. Ama unutma ki, bilimin olmadığı bir ülkede kazananlar, zaferden sonra kaybedenlerin enkazını devralmaya mahkumdurlar.

Hani antropoloğun biri demiş ya, Afrikalı ilkellerden öğrendiğim onların benden öğrendiklerinden daha fazla diye. Vallahi, Doktora yapmak yerine Doktor ünvanlı kişilerin "yetersizliğine" bakın, daha fazla Doktor olursunuz.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Odtü-Boğaziçi yanılgısı!

Birçoklarına göre ülkemizin en iyi üniversiteleri hiç şüphesiz Odtü ve Boğaziçi. İki üniversite arasındaki rekabet hem öğrenciler hem de iş dünyasında tüm şiddetiyle devam ediyor. Öğrenciler bu iki okula girebilirlerse iş hayatına da yüksekten başlayacakları düşüncesindeler. Neredeyse tüm üniversite sınavı rekabeti bu iki üniversite ekseninde cereyan ediyor. Türkiye'de saygın bir bilim insanı sayılmak ve iş hayatında iyi bir gelecek için bu üniversitelerden mezun olmak öğrenciler için çok önemli. Ne dersiniz, sizce de öyle değil mi?

Bu iki üniversitenin bilimsel yeterliliğinden önce ülkemiz üniversitelerinin bilimsel yeterliliğini anlamaya çalışalım. Bunun için en önemli iki kriter akademik personel sayısı ve bu akademik personelin bilime yaptıkları katkıyı gösteren makale sayısıdır. Ülkemiz üniversitelerinde 2008 yılında 100 bin kişi seviyelerinde bir akademik kadro vardı ve bu akademik kadronun ürettiği bilimsel makale sayısı 22 bin adetti. Yani her beş akademik personelden sadece bir tanesi bilime katkı yapma zahmetinde bulunmuş. Gerçekten düşündürücü bir durum. Peki şimdi durum nasıl?

2014 yılı itibariyle üniversitelerimizdeki akademik personel sayısı 141 bine yükselmiş görünüyor. Yani personel sayısı son 6 yıldı %40'tan fazla artış göstermiş. Buna karşın yayınlanan makale sayısı sadece 22 bin. Yani yerinde saymış. Her yedi akademik personelden sadece biri bilime katkı yapma inceliğini göstermiş. Bu konuda söyleyecek bir şey bulmak gerçekten çok zor. Rakamlar her şeyi açıklıyor aslında: Türkiye'de bilim de yok, üniversite de... Gelin şimdi de üniversitelerimizin durumuna bakalım.

Tüm dünyadaki üniversiteleri evrensel kriterlere göre sıralayan endekslerin en önemlilerinden biri Shanghai Sıralaması adındaki liste. Önemli bir ödül alan personel sayısı, atıf yapılan personel sayısı, bilimsel yayın sayısı ve bütçe performansı gibi kriterleri puanlayarak her yıl dünyanın en önemli 500 üniversitesini yayınlıyorlar. 2015 yılı sıralamasını geçenlerde yayınladılar. Dünyanın en önemli 500 üniversitesi içinde sadece tek bir Türk üniversitesi var. Listeye 424. sıradan giren İstanbul Üniversitesi. Malezya, Şili, Meksika, Mısır, Suudi Arabistan, Günay Afrika ve İran bile listede bizden daha iyi durumdalar. Gerçekten çok üzücü.

Bu listede ne Odtü var, ne de Boğaziçi. Evrensel kriterler ekseninde yorumladığımızda, bu iki üniversitemiz maalesef bilimsel açıdan iyi üniversiteler değiller. Dünyanın en önemli 500 üniversitesinden biri olamıyorsan muhtemelen belki üniversite bile değilsindir ama neyse...

Peki ama bu üniversitelere olan aşırı talep neden öyleyse? Nedeni oldukça basit. Son yıllarda küresel sermayenin cariyesi olma rolünü iyice pekiştiren ülkemizde yabancı patronun taleplerini anlayıp ona göre hizmet vermek önemli bir zorunluluk oldu. Bu üniversitelerimizin de öteden beri yabancı dille eğitime verdikleri önem ortada. Yerli yöneticilerimiz yabancı patronlarımıza daha iyi hizmet vermek adına patronun dilini bilen insana ihtiyaç duyuyorlar. Bu tür insanları bulabilecekleri en iyi adres Odtü ve Boğaziçi. O nedenle de en iyi üniversitelerimiz bunlar kabul ediliyor. İşte tüm mesele bu. (Yabancı dille eğitim veren üniversiteler arttıkça bu okulların mezunlarına olan talebin azaldığı muhtemelen birçoklarının takdiridir.)

Odtü ve Boğaziçi'nin iyi üniversite olması mezunlarının egolarını şişirebilir ama bundan başka bir kullanım alanı yoktur. Bu anlayış, gerçek gidişatın dürüst ve özeleştirel bir şekilde değerlendirilmesini engelleyen bir üstünlük sanrısı yaratmaktan başka bir şeye hizmet etmedi, etmiyor ve muhtemelen gelecekte de etmeyecek.

Yukarıda verdiğimiz rakamları tek cümleyle özetlemek gerekirse; Türkiye'de ne bilim var, ne üniversite; diplomanın tek amacı küresel sermayeye cariyelik!

21 Ekim 2015 Çarşamba

Türkiye'de bilim var, ama işine gelirse!

Aziz Sancar'ın Nobel Kimya Ödülünü kazanması sonrasında en çok tartışılan konulardan biri bilimin ülkemizdeki hali. Yıllardır birbirimize sorup cevabını açıkça ortaya koyamadığımız soru da bu zaten: "Türkiye'de bilim var mı?" Nazarı bilimsel olarak ispatlayan projeler yanında evrensel açıdan parlak diyebileceğimiz birçok buluşa da imza atılıyor bu topraklarda, hayvanat bahçesinden Tübitak'a müdür atamanın yanında hayatını toplum için ortaya koyanlar da var. Yani soruya tam bir yanıt vermek gerçekten çok güç. Öyleyse yeniden soralım ve yanıt vermeye çalışalım: Ne dersiniz, Türkiye'de bilim var mı?

Ülkemizin belki de en önemli sanayi yerleşkelerinden biri hiç şüphesiz Kocaeli'nin Dilovası ilçesidir. Türkiye'nin 100 büyük sanayi kuruluşundan 18'i bu küçük ilçededir. Ülke ekonomisine katkısını söylemeye gerek yok sanırız. İlçenin en büyük karayolları üzerinde yer alışı ve sekiz kilometrelik sahilindeki dokuz limanı ile yerel ve küresel ticaretimizin en kilit yerlerinden biridir. Keşke ülkemizde böyle daha fazla ilçemiz olsa, değil mi?

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Onur Hamzaoğlu bu küçük ilçenin sağlık rakamlarını incelerken kafasına bir şey takılır. İlçede kanserden ölenlerin oranı %34'tür ve bu rakam diğer bölgelere göre oldukça yüksektir. Hayatını ilaç şirketlerine danışmanlık yaparak değil de halkın sağlığına adayan Onur Hamzaoğlu bunun nedenlerini öğrenmek için 2005 yılında bir araştırmaya başlar. Ölenlerin evlerini tek tek ziyaret eder. Ölüm sebeplerini ve patoloji raporlarını inceler. Verileri ayrıntılı şekilde kaydeder ve ulaştığı sonuçları içeren raporunu çözüm önerileriyle birlikte Meclise gönderir. Gereken tedbirlerin alınması artık kaçınılmazdır. Halk sağlığı her şeyin üzerindedir ve tedbirler mutlaka alınacaktır.

Aradan yıllar geçer ve Onur Hamzaoğlu raporun neyi değiştirdiğini görmek için 2011 yılında yeni bir çalışmaya başlar. İlçedeki yeni doğan bebekleri ve annelerini araştırır bu kez. Anne sütü ve yeni doğan bebeklerin dışkılarını analize tabi tutar. Ulaştığı sonuçlar gerçekten vahimdir. Anne sütü ve yeni doğan bebeklerin ilk dışkılarında kansere yol açan ağır metaller yer almaktadır. Hayatını halk sağlığına adamış biri için bu noktada yapacak tek bir şey vardır ve Onur Hamzaoğlu da onu yapar. Raporun sonuçlarını basın yoluyla en yüce makam olan halka duyurur. Peki, sonra ne olur dersiniz?

Araştırmanın sonuçları bir dergide yayınlanmadan halka duyurulduğu için Onur Hamzaoğlu'nun hapis cezası ile yargılanması istenir. Yanlış okumadınız, hapis cezası ile yargılanması... Modern bir toplumda "kahraman", tipik bir ortaçağ toplumunda "aziz", ilkel bir kabilede "şaman" ilan edilecek bir kişi bizim toplumumuzda "suçlu" ilan edilmiştir. Sanıyoruz fazla söze gerek yok. Her şey oldukça açık. Toplum, iş dünyası ve politika maddi çıkarları adına bir kere daha insan hayatını değersiz görmüşlerdir.

Girişteki sorumuzu tekrar hatırlayalım: Türkiye'de bilim var mı? Herhalde herkes yanıtı biliyordur ama biz bir kere daha söyleyelim: Var canım, ama işine gelirse!

20 Ekim 2015 Salı

Ey Türk Gençliği; birinci düşünce hatan!

Aziz Sancar'ın Nobel Kimya Ödülünü kazanması tam da yorumlamayı istediğimiz türden bir haber. Manşetler ve sosyal medya yorumları insanın göğsünü kabartan türden: "Milli başarı... Büyük Türk... Okuma yazma bilmeyen ailenin sekiz çocuğundan biri... Mardin'de okudu... Gece gündüz çalıştı... Kimsenin yapamadığını yaptı... Türkiye'yi gururlandırdı..." Bunlar gibi daha birçoğu. Her kafadan farklı bir övgü. Öve öve bitiremedik; Aziz Sancar'ı, halkımızın içindeki emsalsiz potansiyeli ve Türk'ün gücünü.

Aziz Sancar hakkındaki bu güzel ve cesaret verici sözler ortalama bir entellektüellik seviyesiyle değerlendirildiğinde bile maalesef çok acı bir gerçeğe çıkıyor. Yaşadığımız dünyayı anlayamadığımız gibi, gördüklerimizi de maalesef yorumlayamıyoruz. Ya da daha açık söylersek, derin bir düşünce hatası içindeyiz. Nasıl mı?

Sosyal Psikolojinin etkili kişilerinden Lee Ross, 70'li yıllarda, o zamanlar pek de anlaşılamayan bir teori ileri sürer. Temel Yükleme Hatası (fundamental attribution error) denilen bu teoriye göre kişilerin olumlu ya da olumsuz davranışlarının ardındaki nedenleri o kişilerin yetenek ve kişisel özelliklerine bağlamak bir düşünce hatasıdır. Hatta belki de insanlık tarihinin en temel düşünce hatasıdır. Peki, Aziz Sancar hakkında düşünürken biz nerede hata yaptık?

Aziz Sancar'ın başarısını algılama şeklimiz bir modern zaman mucizesinden öteye gidememiş gibi görünüyor. Okuma yazma bilmeyen ailenin sekiz çocuğundan biri olup Mardin'de kısıtlı şartlar içinde okuyarak hayata tutunmaya çalışan Aziz Sancar tüm engellere rağmen başarıya ulaşmıştır. Ana fikir basittir: Bir Türk'ün imkansızlıklar üzerindeki zaferi ve bu zaferin ilham verici yönü. Birçok insanın seveceği bir rüyadır bu, özellikle de birçok Türk'ün. Peki ama temel yükleme hatası denilen düşünce hatası nerededir öyleyse?

Çok çalışırsak şartlar ne olursa olsun biz de başarılı oluruz düşüncesi temel düşünce hatamızdır. Çünkü Aziz Sancar'ın Türkiye'deki görece kısa hayatı eşitsizlikler üzerinedir ve anlamadığımız şey maalesef budur.

Aziz Sancar olağanüstü bir bilim insanıdır ancak bu onun istisna olduğu anlamına gelir. Çünkü birçok insan kendisini başarısız kılan zorlukların üstesinden gelemez. Tıpkı Güneydoğu Anadolu'da doğan bol çocuklu ailelerden yetişen milyonlarca çocuğun başarısız olması gibi. Birçoğumuz Aziz Sancar'ı başarılı biri olarak görsek bile madalyonun diğer yüzünde acı bir gerçek vardır: Başaramayanları kaybedenler olarak değerlendirme hatası.

Dünya ne ara bu kadar adaletsiz oldu değil mi; kişilerin başarılı olmalarını engelleyen koşullar ve eşitsizlikler yerine bizzat kişileri suçluyoruz. İşte, bu insan aklının temel yükleme hatası dediği en temel düşünce hatasıdır. Başkaları aptallıkları ve yetersizlikleri nedeniyle başarısız olurlar; oysa ben başarısız olursam bunun tek nedeni kendi koşullarımdır.

Yani basitçe şunu yapıyoruz. Tüm suçu ya da başarıyı bireylere atarak toplumdaki eşitsizlik ve yetersizlikleri yaratan politikaları mazur görüyoruz, gösteriyoruz. Oysa Aziz Sancar'ın başarısı tek bir şeyin göstergesidir: Türk ve ABD toplumları arasındaki bilime verilen değerin.

Eşitsizlikleri anlama gerçeği yerine imkansızlıklar sonucu başarıya ulaşan azimli Türk safsatasına inandığımız sürece bu ülkede bilimin gelişmesi pek kolay değil. Muhtemelen kendi kendini tedavi eden DNA gibi bir buluş da tanrının iradesini içermediğinden Tübitak'tan bile kabul görmeyecekti.

Konuyu uzatmaya gerek yok. İçi boş kahramanlık retoriği ile şahlanan kitlenin dikkatini çekmek pek kolay değil ama biz yine de deneyelim: Ey Türk Gençliği, birinci düşünce hatan!

6 Ekim 2015 Salı

Rakı balığı bilmem ama gurmelik bilime uymuyor be Vedat!

Hafta sonunun magazin gündemi gurme Vedat Milor'un "Rakı, balığa uymaz" şeklindeki çıkışıydı. Konu birçoklarını ilgilendirdiğinden kamplaşma da uzun sürmedi. Muhalifler alaycı dille eleştirirken yandaşlar zevkli olmakla desteklediler. Tartışma kısa sürede bardağın yarısı boştu, doluydu şeklindeki sığ kişisel gelişim zırvalıkları mantığına döndü. Eleştirenler içinde, bu bardak plastik, üstelik her yanı delik ve boyutu da tutarsız diyen farklı bir bakış açısına maalesef yine rastlamadık. Oysa bir tat alma ve lezzet duyma meselesi olan rakı-balık ilişkisi, bardağın yarısı doluydu, boştu meselesi değil, bardağın bardak olmadığı meselesidir. Nasıl mı?

Vedat Milor, bir lezzet uzmanı olarak rakının balıkla yenilip yenilmeyeceğini elbette herkesten daha iyi bilecektir. Kabul edilsin ya da edilmesin lezzet onun uzmanlık alanı ve bu konuda ona söyleyebileceğimiz pek fazla şey olamaz. O nedenle rakının balıkla uygun olup olmadığı hususunu tartışmayacağız. Vedat Milor'a çok basit bir şey söyleyeceğiz: Lezzet diye bir şey yoktur ve bu nedenle gurmelik, 21.yüzyılda şaman davuluyla tedavi ettiğini düşünen yerli sanrısından başka bir şey değildir.

Lezzet diye bir şey olmadığı ifadesi herhalde birçoklarına aptalca gelmiştir. Güzel bir yahniyle berbat bir yahniyi, sıcak bir çorba ile soğuk bir çorbanın arasındaki farkı başka nasıl açıklayacağımızı söyleyin diyenler çıkacaktır mutlaka. Fazla uzatmadan açıklayalım öyleyse.

2000'li yılların başına kadar yemekleri lezzetli olanlar ve olmayanlar diye ayıran gurme bilgeliğini kabul eden bir bilim anlayışına sahiptik. Dilin, dört tadı alan basit bir kas olduğu ve yemeklerdeki lezzeti ancak tattan anlayan gurmelerin fark edebileceği fikrine inanan bir bilim anlayışıydı bu. Ön kısmı tatlı şeyleri, yan tarafları ekşiyi, arka kısmı acıyı ve her tarafıysa tuzu hisseden bir kastı dil ve lezzet ancak fark edenler için vardı. İşte, gurmeliği yaratan anlayış bilimin bu gelişmemiş varsayımlarıydı. Ama bilim bu ilkelliğe 2000 yılında dur dedi.

Gelişen nöroloji ve moleküler biyolojinin hedeflerinden biri de basit bir kas olan dildi. Bir grup bilim insanı dili inceliyordu ve tarihin akışını değiştirecek ilk buluşlarını o gün gerçekleştirdiler. Daha önce beyin hücrelerinde keşfedilen bir çeşit bilgi taşıyıcısı olan glutamat reseptörleri dilin üzerinde de vardı. Yani dil, tuzu bu reseptörlerle algılıyordu. Uygarlık tarihinin en eski sistemlerinden olan lezzete ilk darbe indirilmişti. Lezzet bir haz değil de duyu muydu acaba? 2002 yılında lezzete ikinci bir darbe geldi. Bilim insanları, dilde L-aminoasitleri algılayan ikinci bir reseptör keşfettiler. Bu keşifle gurmeliğe de ağır bir darbe indirilmişti.

Nörologlar bununla da yetinmediler. Yapılan son araştırmalarda tat olarak algıladığımız şeylerin %90'ından fazlasının koku olduğunu keşfettiler. Onlara göre bir lezzetin tadı kokudur. Çünkü ağzımızda on milyonun üstünde koku reseptörü vardır. Üstelik yapılan deneyler kokunun aldatıcı tarafını da ortaya koymuştur. Artık bunun üzerine söylenecek ne kaldı ki?

Konuyu daha fazla uzatmayacağız. Merak edenler, Jonah Lehrer'in aşılması güç bir yaratıcılıkla yazdığı "Proust Bir Sinirbilimciydi" adlı kitabını okuyabilirler. Biz konuyu kısaca özetleyerek son noktayı koyalım.

Balığı ister rakıyla, ister şarapla, isterseniz şeftali suyuyla yiyin. Dilin üzerindeki reseptörler beyninize olumlu sinyaller gönderiyorsa bileşim doğru demektir. Rakı ve balık meselesi Vedat Milor'un dediği gibi bir lezzet meselesi değil, sadece biyolojik ve nörolojik bir algılama meselesidir.

Bugün artık gurmelik, ancak yerli davulu çalan şamanın hastalık tedavi eden ayini kadar geçerlidir. Fakat insanların birçoğu hala bir fikrin doğruluğunu onun kullanışlılığı ile ölçen mermerden bir kafaya sahip oldukları için gurmeden keramet bekleyen tutarlı bir tutarsızlık içindedirler.

Galiba her şey G.H.Lewes'in dediği kadar basit: Sevmemiz gerekenleri değil, elimizde olmadan sevdiklerimizi seçiyoruz.

Rakı balığı bilmem ama gurmelik bilime uymuyor be Vedat!

5 Ekim 2015 Pazartesi

Diyanet'in kayıp 23 milyonu nerede?

Kendisine tanınan harcama limitini 2014 yılında 98 milyon lira aşan Diyanet son günlerin gündem konusu. 23 milyon liranın akıbeti ise bilinmiyor. Para kanatlanıp uçmayacağına göre bir yerlerde olmalı. Peki ama nerede?

Bir ekonomist paranın nerede olduğunu bilen bir kahin değildir elbette ama paranın nereye gideceğini her zaman iyi bilir. Tıpkı Diyanet'in kayıp parasının nereye gittiğini bilebileceği gibi.

Eğer siz de akılı bir ekonomistseniz, ki bunun için ekonomi okumuş olmanız da gerekmiyor, paranın nereye gitmiş olduğunu mutlaka anlamışsınızdır. Biz anlayamayanlar için bir kere daha anlatalım.

Ekonomi tarihinin belki de en gülünç ekonomi makalesi 19 Kasım 1955'te The Economist dergisinde yayınlandı. İngiliz tarihçi C.N.Parkinson imzalı makalenin her paragrafı ayrı telden çalıyordu. "Parkinson Kanunu" adlı makalede yazar yeni bir ekonomi yasası keşfettiğinden bahsediyordu. Parkinson Kanunu adını verdiği bu yasaya göre yapılan iş, ona ayrılan sürede bitirilirmiş. Yazıyı okuyanlar dalga geçildiği şüphesine kapılmışlardı. Herhalde muzip bir editör ekonomistlerle alay ediyordu. Böyle saçma ekonomi yasası mı olurmuş! Hem de bir tarihçi tarafından yazılmış!

Makalenin yankıları sürerken ekonomistler C.N.Parkinson'un gerçekten ne yapmaya çalıştığını merak ediyorlardı. Parkinson hangi verileri kullanarak böyle bir sonuca ulaşmıştı acaba?

Parkinson, basitçe şunu söylüyordu. Eğer sevdiğine bir kartpostal gönderecek biri emekliyse üç günde gönderir, ama çalışan biriyse on dakikada. Bu pek de mantıksız gelmemişti ekonomistlere. Ama ekonomiyle ilgisi neydi ki? Araştırmaya devam ettiler. Parkinson, başka bir veriye daha dikkat çekiyordu. İngiliz donanmasında gemilerin sayısı %67, subayların sayısı %33 düşerken amirallerin sayısı nasıl oluyordu da %78 artıyordu? Cevap Parkinson'un iğneleyici mizahıyla ortaya koyduğu yasada saklıydı aslında. "Bir işe ne kadar fazla zaman ayırırsak, onu bitirmek için o kadar uzun süreye ihtiyacımız vardır." Ekonomistler artık ikna olmuşlardı. Parkinson Yasası gerçekten ekonominin o güne kadar gözden kaçmış yeni bir yasasıydı.

Bürokratik bir kamu kurumunda yasa basitçe şu şekilde işliyordu. Tüm kamu dairelerindeki personel sayısının yapılan işe göre arttığı düşünülür. Ama gerçek pek de öyle değildir. Yeteneksiz bir çalışan iş yükünü yeteneksiz bir diğer çalışanla paylaşmak istemez. Çünkü eğer paylaşırsa yaptığı (ya da yapamadığı) işte söz sahibi olamaz. İş uzar da uzar. Yükü azaltmak için işe iki yeni çalışan alınır. Bu iki kişi de en az kendileri kadar yeteneksiz olanlar arasından seçilir. Bu yeni çalışanlar diğerlerinin altında çalışmaya başlarlar. Artık işin daha kolay yapılacağı düşünülür. Her iki çalışanın da altında bir eleman vardır ve işi gerekirse ona yaptırarak tamamlayabileceklerdir. Fakat süreç yine beklenildiği şekilde işlemez. İşin yapılışı süresince raporlar, mailler gider gelir, toplantılar yapılıp durur. Öte yandan ilk iki kişi yönetici durumuna gelmişlerdir. Yapılamayan işin faturasını altlarındaki çalışana çıkarmaya her an hazırlıklıdırlar. İşte bu süreç böylece devam eder gider.

Eğer Diyanet'in kayıp parasını arıyorsanız, bilmeniz gereken tek şey Parkinson Yasasıdır. Kurumun 2004 yılında 72 bin seviyelerinde olan çalışan sayısının 2014 yılında 142 bine yükseldiğini biliyorsanız, paranın nereye gittiğini de anlamışsınız demektir. 10 yılda ikiye katlanan personel sayısı her şeyi fazlasıyla anlatıyordur herhalde.

Kısaca özetlemek gerekirse, bürokratik bir kurumda paranın nereye gittiği sorgulanıyorsa başvurulacak ilk yasa Parkinson'un zamanında komik denilen yasasından başka bir şey değildir. Bir işe ne kadar çok zaman ve kaynak ayırırsak, o işi bitirmek için o kadar çok zaman ve kaynağa ihtiyacımız vardır. İşte, Diyanet'te de yapılan budur.

Unutmayın, Parkinson yasası ile bir problemi çözüyorsanız, o problem gerçekten komiktir. Ama trajikomik!

30 Eylül 2015 Çarşamba

11 trilyon dolar nereye gitti?

Küresel hisse senetlerinin değerinden 11 trilyon dolar silindiği gündemin en çok konuşulan finans haberlerinin başında geliyor hiç şüphesiz. Bu büyüklükte bir paranın yok olması önemsiz bir olay olmasa gerek. Türkiye'nin milli gelirinin on katından fazla bir rakam. Bu kadar büyük bir rakam bir anda nereye gidebilir?

Bugün iRRasyonel'e en fazla sorulan soru da buydu: 11 trilyon dolar nereye gitti? Piyasaların ve ekonominin nasıl işlediğini bilmeyenler ya da daha iyi anlamak isteyenler için bu sorunun yanıtını basit bir hikayeyle yeniden anlatalım.

Bir zamanlar küçük bir ada ülkesi vardı. Bu küçük adacıktaki toplam para miktarı 2 dolardı. 2 adet 1 dolarlık madeni para piyasadaki toplam para sirkülasyonunu oluşturuyordu.

Bu adada yaşayan 3 kişi vardı. Bay A adanın sahibiyken, Bay B ve Bay C’nin ellerinde 1’er doları vardı.

Bir gün Bay B, elindeki 1 dolarla yaşadıkları adayı Bay A’dan satın almaya karar verir. Ne de olsa ada değerli bir yerdir... Alışveriş sonrası Bay B adanın sahibi olurken A ve C’nin ellerinde 1 doları vardır. Alışveriş sonrası adanın fiyatı da 1 dolar olmuştur.

Böylece adanın toplam varlıkları 3 dolara çıkmıştır.

Bir süre sonra Bay C şöyle bir fikir geliştirir: “Adadaki arazi miktarı sınırlı ve arazi üretilebilir bir varlık değil. Öyleyse bu adanın değeri yakında kesinlikle artacak.” Ve Bay A’dan 1 doları ödünç alarak, adayı Bay B’den 2 dolara satın alır.

A’nın C’ye verdiği 1 dolarlık kredi sonrasında Bay A’nın net varlığı 1 dolardır. B, adayı 2 dolara sattığı için net varlığı 2 dolardır.
C, adayı 2 dolara satın alsa da, A’ya olan 1 dolar borcu nedeniyle net varlığı 1 dolardır.

Ülkenin toplam varlıkları 4 dolardır bu durumda.

Bay A, bir zamanlar sahip olduğu adanın değerinin yükseldiğini görünce sattığına pişman olur ve derhal harekete geçer. Zaten Bay C’nin kendisine 1 dolar borcu vardır. Bay B’ye giderek onun elindeki 2 doları borç alır. Adayı Bay C’den 3 dolara satın almak üzere anlaşırlar. Ödemenin 2 doları nakit, 1 doları Bay C’nin kendisine olan borcunun iptal edilmesi suretiyle yapılacaktır.

Sonuçta A, 3 dolar değerindeki adanın sahibidir. Fakat B’ye 2 dolar borcu olması nedeniyle net varlığı 1 dolardır. B, A’ya 2 dolar kredi açtığı için net varlığı 2 dolardır. C’nin elinde ise 2 dolar vardır ve net varlığı 2 dolardır.

Ülkenin toplam varlıkları 5 dolara yükselmiştir ve balon giderek şişmektedir.

Bay B, adanın fiyatının hala yükselmeye devam ettiğini fark eder. O da yeniden adaya sahip olmak ister ve adayı Bay A’dan 4 dolara satın alır. Ödemenin 2 doları C’den borç alınan 2 dolarla, kalan 2 doları ise Bay A’dan olan 2 dolarlık alacağının iptali ile yapılır.

Bunun sonucunda, A’nın borcu silinmiş ve elinde de 2 dolar nakti vardır. Net varlığı 2 dolardır. B, 4 dolar değerindeki adanın sahibi olmakla birlikte, C’ye olan 2 dolar borcu nedeniyle 2 dolar net varlığa sahiptir. C, verdiği 2 dolar kredi nedeniyle 2 dolar net varlığı vardır.

Adanın toplam varlıkları 6 dolara yükselmiştir. Oysa başta var olan bir ada ve 2 dolar haricindeki nakit para dışında piyasaya bir şey girmemiştir.

Ama adada herkes mutlu ve zengindir.

Bir gün Bay C’nin aklına şeytani bir düşünce gelir: “Adanın fiyatının bundan daha fazla yükselmesi mümkün değil, en iyisi Bay B’nin bana olan borcunu vadesinde tahsil etmek… Piyasada sadece 2 dolar var ve adanın değeri en fazla 1 dolar eder.”

Ne gariptir ki, elinde 2 doları bulunan Bay A da o sırada aynı şeyi düşünmektedir. Kimse adayı satın almak istemez…

A, elindeki 2 dolar nakitle net varlığı hala 2 dolardır.

B’nin C’ye 2 dolar borcu devam etmektedir. Sahibi olduğu adanın değeri ise 4 dolardan 1 dolara düşmüştür. Net varlık değeri -1 dolardır bu durumda.

C’nin B’ye verdiği 2 dolarlık kredi ise tahsili şüpheli hale gelmiştir. Bu durum C’de sıkıntı yaratsa da net varlık değeri hala 2 dolardır.

Sonuçta adanın toplam varlık değeri 6 dolardan başlangıçtaki gibi 3 dolara düşmüştür.

Peki, adadan 3 doları kim çalmıştır?

Balon patlamadan önce Bay B, adanın değerinin 4 dolar olduğunu düşünüyordu. Fakat adanın fiyatının 1 dolara düşmesi ve adayı satacak müşteri bulamaması B’yi, 2 dolar olan borcunu nasıl ödeyeceği konusunda düşünceye sokar.

Adanın net varlık değeri hala 3 dolardır.

Artık Bay B daha fazla dayanamaz ve borcunu ödeyemeyeceğini itiraf eder. Bu durumda Bay C’nin kredisi de otomatik olarak batmış olur. Karşılığında da Bay B’nin sahibi olduğu 1 dolar değerindeki adayı geri alır.

Hepsinin sonunda, A’nın hala elinde 2 doları vardır ve net varlıkları 2 dolardır. B, iflas etmiştir ve net varlık değeri 0’dır. C’nin elinde ise 1 dolarlık adadan başka bir şey kalmamıştır. Yani 1 dolarını kaybetmiştir.

Adanın net varlık değeri başlangıçtaki gibi 3 dolara gerilemiştir.

Hikaye burada bitmektedir.

Dikkat edilirse varlık dağılımı başlangıçtakine göre değişmiştir. Bay A kazanan, Bay B kaybeden, Bay C ise henüz uçurumdan düşmediği için şanslıdır.

Burada birkaç noktanın altını çizmekte fayda var;

-balon büyürken, kişilerin borçları da büyümektedir.

-bu küçük adanın hikayesi, içinde bulunduğumuz global ekonomik sisteme son derece benzemektedir. Başka ülke ya da başkasının borcu algılaması tamamiyle yanlıştır. Varlıkların değeri sadece adanın kendi para birimiyle hesaplanabilir. Bu yüzden aslında net kayıp yoktur.

-balon ne kadar sönerse sönsün, adanın değeri 1 doların altına düşmez.

-balon patladığında, elinde nakti olan kazanandır. Adaya sahip olan ve kredi veren ise kaybedenlerdir. Adanın değeri düşmeye devam ettiği sürece, onların iflas riski de artacaktır.

-eğer elinde 1 doları olan farklı bir D kişisi olsa, bu oyuna girmek istemeyecektir. Günün sonunda ne kazanan, ne de kaybeden olurken, parasının değerinin dalgalandığını görecektir.

-balon şişerken herkes para kazanmaktadır.

-eğer şişen bir balon ekonomisi içinde olduğunuzu fark edecek kadar zeki birisiyseniz, Bay A gibi, borç para alıp oyuna katılmak karlı bir iş olacaktır. Fakat elinizdeki varlıkları ne zaman nakde döndürüp oyunu terk edeceğinizi iyi bilmelisiniz.

Ada yerine yukarıdakilerin hepsini hisse senedi için düşünürseniz 11 trilyon doların nereye gittiğini anlarsınız.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Yeni başlayanların mutlaka okuması gereken 10 ekonomi kitabı

Ekonomi bilimi her gün değişen halleriyle bilenlere bile tüm bildiklerini unutturan bir bilim dalı haline gelmeye başladı. Ekonomi uzmanları dahi olan biteni anlamakta zorlanırken geri kalanların ekonomiyi anlamasını beklemek hata olur herhalde. Zaten iRRasyonel'e en çok gelen soru da bu: Ekonomiyle yeni ilgilenmeye başladım; hangi kitapları önerirsiniz?

Eğer siz de ekonomiyle ilgilenmeye yeni başladıysanız ya da bizim gibi her gün bildiklerinizi unutup yeni şeyler öğrenmek zorunluluğunu hissedenlerdenseniz, önereceğimiz kitapları okumanızda fayda var. Kitapların ortak özelliği sıkıcı formüllerle dolu olmamaları, herkesin anlayabileceği bir dille yazılmaları, eleştiride gözüpek olmaları ve iyi bir gelecek için ekonominin nasıl olması gerektiğine odaklanmaları. Ekonomi her haliyle sıkıcı bir alan olduğu için listeyi kitapların sundukları fikir zenginliklerine göre sıralayarak veriyoruz.

Yeni başlayanların mutlaka okuması gereken 10 ekonomi kitabı:

10- Keseden Bankaya Tezgahtan Borsaya; Larry Allen
Ekonomi tarihinin bulanık sularında günümüz küresel sistemini oluşturan tohumları arayan bir kitap. İnsanoğlunun dünyanın tüm sorunlarına gerekli çözümleri nasıl finansallaştırdığını oldukça etkili şekilde ortaya koyuyor. Finansın karmakarışıklığının devrim olarak nasıl paketlendiğini tüm yönleriyle ortaya koyuyor. Küresel finans sisteminin öyküsünü öğrenmek isteyenler için gerçek bir kılavuz.

9- Krediokrasi; Andrew Ross
Ekonominin borca giderek daha çok bağlandığı bir sistemde politikacılar ve ekonomik sistem arasındaki ilişkiyi deşifre eden harika bir kitap. Toplum yararına üretilen her malın meta haline getirilmesi ile yetinmeyen ekonominin aynı zamanda herkesi o malı borçla finanse etmeye nasıl yönelttiğini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Ekonomiyi yöneten politiklerin nasıl düşündüğünü bu kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız.

8- İktisatçılar ve İnsanlar; Ayşe Buğra
Ekonomi bilimini yaratan başroldeki kahramanları ve düşüncelerini herkesin anlayabileceği bir dille sunan türünün en önemli kitaplarından. Piyasayı amaçsız bir kurum olarak ele alan Hayek'ten ekonomiyi satranç tahtasına benzeten Simon'a kadar tüm önemli aktörler bu kitapta.

7- Kutsal Ekonomi; Charles Eisenstein
Hem Tanrı'ya hem de Mammon'a (Açgözlülük Tanrısı) kulluk edenlerin dünyasına yaratıcı bir bakışla bakıyor. Ekonomiyi eleştiren ya da ulaşılması mümkün olmayan çözümler sunan kitaplardan sıkıldıysanız, bu kitap dengeli bir karışımını sunuyor. 25.000 dolardan az kazananların gelirlerinin %4,2'sini hayır işlerine harcarken 100.000 dolardan çok kazananların neden %2,7'sini hayır işlerine harcadığını, zenginlerin kıtlık yokken bile nasıl kıtlık algısı içinde yaşadıklarını, iki milyardan fazla insanın neden günde iki dolardan az para kazandığını ve daha birçok sorunun yanıtını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

6- Ekonominin Gerçek Yüzü; P.B.Smith, M.M.Neef
Modern ekonomi paradigmasının ev geçindirmeden sömürüye nasıl dönüştüğünü tüm yönleriyle ortaya koyuyor. Tarihte güçsüzlerin yararına olacak şekilde gücünden gönüllü olarak feragat eden hiçbir güçlü örneğinin neden görülmediği, ekonominin neden sadece ölçülebilen şeylere önem verdiği, piyasanın erdemlerinin bugün nasıl depresyon, şizofreni ve narsisizme dönüştüğü gibi çok farklı sorulara değiniyor. Birkaç yüzyıl önce inşaatı 600 yıl sürecek bir katedrala kimse önem vermezken bugün ekonomik verimlilik diye abartılı ölçütler nasıl geliştirebildik? Politikacılarda yoksulluğu gidermenin yolunu bulduk hissi nasıl oluşur? Hepsi ve daha fazlası bu kitapta.

5- Çıplak Ekonomi; Charles Wheelan
Ekonominin karmaşık formüllerine ve denklemlerine mizahla bakan sıradışı bir yapıt. Berlin Duvarı yıkılırken bedava Coca-Cola dağıttıran CEO'dan, Nobel Ekonomi Ödülü alan Amartya Sen'in işe kimi alırsınız problemine kadar birçok etkileyici olay. Ekonominin gizemli ve anlaşılmaz dilini meraklıları için tercüme eden olağanüstü bir kitap.

4- Paranın Yükselişi; Niall Ferguson
Tefecilerden Fibonacci'ye, Venedik Taciri'nden 16.yüzyılda haciz konulan Osmanlı mallarına, gayri menkul şişirme kralı Faulkner'dan Soros'a paranın müthiş hikayesi. Bundan daha heyecanla okunacak bir para tarihi yazılmamıştır herhalde.

3- Borçlandırılmış İnsanın İmali; Maurizio Lazzarato
Ödemeyi bitiremeyen bir borçlu ile borcun faizlerini tüketemeyen bir alacaklının ilişkisini tüm yönleriyle anlatan önemli bir yapıt. Borçla yaşama sanatının inceliklerini ironik bir dille ortaya koyuyor. Tüm ekonomik sistemin temelinde güvensizlik olan bir güven anlayışıyla nasıl ilerlediğini etkili şekilde açıklıyor.

2- Hayatımızdaki Ekonomi; Julie A.Nelson
Ekonominin amansız ve ahlak dışı yasalarla çalışan bir makineye dönüştüğünü, açgözlülük ve başıboş materyalizm tarafından yönlendiğini ve yüksek matematikli formüllerle sunulan "züppe iktisat" tarafından kutsandığını bundan daha iyi ortaya koyan başka bir kitap yoktur herhalde. Ekonomi biliminin, hayatımızı geçindirmemiz ve devam ettirmemize dair önemli noktaları ne kadar şiddetli bir biçimde yok saydığını hala fark etmeyenler için çarpıcı bir kılavuz.

1- Borç-İlk 5.000 Yıl; David Graeber
Bir gangsterin silahını çekerek sizden bin dolar haraç istemesi ile, aynı gangsterin yine silahını çekerek sizden bin dolar kredi istemesi arasında ne fark vardır? Ekonomi, para ve borcun tarihini bundan daha iyi anlatan başka bir kitap bulmak sanıyoruz pek kolay değil. Bugüne kadar hiçbir ekonomi kitabında yer almamış yüzlerce hikaye, olay ve çarpıcı argüman ile ekonominin antropolojik, psikolojik ve sosyolojik kökenlerine müthiş bir yolculuk. Bir solukta okunacak bir roman kadar heyecan verici. Girişteki soru ve daha birçok alışılmadık sorunun yanıtı bu kitapta. Ekonomi kitapları içinde "Uluslararası Bestseller" olan çok az kitaptan biri.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Küresel Para Akışı Raporu_Haftalık (30.08.2015)

ABD Merkez Bankası yetkililerinin "konuştuğu", Çinli yetkililerin ise "yaptığı" bir haftayı geride bırakarak yeni bir haftaya başladık. Dünya piyasaları karışık yönlü hareketlerine uygun bir yol bulma telaşı içindeler. Para ise her zamanki gibi masanın üzerinde durmamaya devam ediyor.

Yerli yatırımcıların yön arayışı içinde oldukları geçtiğimiz hafta acaba yabancı yatırımcılar neler yaptılar? Küresel para trafiği nasıl işledi? Yatırım kararlarınıza yardımcı olması için geçtiğimiz haftaki küresel para akışına ana hatlarıyla yeniden bakalım.


Hedge fonlar Alibaba'daki hisselerini satarak küçük rakibi JD.com'dan hisse almaya başladılar. Dev internet şirketlerinin küçük rakiplerine duyulan ilginin arttığı görülüyor. Küçük rakiplerin ortak özellikleri ise devlerin sahip olduğu noksanlıklardan uzak olmaları; hisse başına karlarının yüksek olması, büyüme potansiyellerinin tatmin edici olması, stratejik planlarının cazip olması gibi. George Soros da Alibaba hissesi satıp JD.com hissesi alanlardan.

***

Bu yılın en popüler yatırım araçlarının başında Alternative ya da Hedged Mutual Fonlar geliyor. Geçen yıl 228 milyar $ olan pazar şu an 294 milyar $ hacmine ulaşmış durumda. Sabit getirili ya da hisse senedi portföyüne sahip kurumsal yatırımcılara hedge fonların klasik özellikleri (her iki yönlü pozisyon, kaldıraç, esneklik vs.) sunularak yeni bir yatırım enstrümanı oluşturulmuş. İngiltere merkezli Aberdeen Asset Management 500 milyon $ tutarında bir Alternative fonu başlattığını duyurdu. Avrupa'da yatırım yapacak fon, sabit getirili ve hisse senedi portföylerinin değer kayıplarından korunmak isteyenler için yeni bir liman. Bu fonlar hisse senedi kayıplarına karşı koruyucu olabilecek özellikler sunuyor. Yani bazı yatırımcılar artık düşüşleri pek önemsemiyor.

***

Legal (litigation) financing pazarı gelişmiş finansal piyasalarda hızla büyüyor. Model basitçe şöyle işliyor. Davalık olan bir şirketin tüm dava giderleri (doğmuş ve doğacak) üçüncü bir şirket tarafından karşılanıyor. Bunun içinde şirketin davayı kaybettiğinde ödeyeceği cezalar da var. Buna karşılık eğer davayı kazanırsa giderleri sağlayan şirket aslan payını alarak masadan kalkıyor. Finansal mühendislerin son icadı denilen bu model özellikle zordaki ya da iflas etme eşiğindeki şirketler için cazip bir model oluşturuyor. Yatırımcıların yatırım kararı verirken artık bu hususu da göz önünde tutmaları gerekiyor. Yani bir petrol şirketinin çevre kirliliği nedeniyle kaybedeceği planlanan davanın şirketin gelecekteki karlılığını düşüreceği şeklindeki bir yatırım kararı hatalı olabilir; eğer bu gideri finanse eden üçüncü bir şirket varsa. Şeffaflık eksikliği şu an sektörün en önemli sorunu.

***

Kaldıraçlı kredilere yatırım yapan fonlardan geçen hafta ABD'de 796 milyon $ çekildi. Çıkış miktarı önceki hafta 754 milyon $'dı. Şirket satın alımlarında kullanılan kaldıraçlı kredilerdeki çıkış bu şirketlerin karlılıklarında düşme endişesinden kaynaklanmış olabilir. Finans kuruluşlarının bu tür kredileri vermeye daha az istekli oldukları son dönemlerde hissedilen bir durum. Mezzanine finansın popülaritesinin düştüğü söylenebilir. Şirket satın alımı için kolay kredi bulmak pek kolay değil artık.

***

Hindistan'da hisse senedi piyasasından çıkan miktar 2008'den bu yana en yüksek seviyesi olan 2.5 milyar $'a ulaştı. Çin'le 42 milyar $ ticaret açığı olan ülkede Merkez Bankasının Eylül ayında faizleri düşüreceği beklentisi güçlenince Swap traderları pozisyonlarını arttırmaya başladılar. Forex yatırımcılarının Hindistan rupisine dikkat etmeleri gerekiyor.

***

ABD petrol stokları hızla son beş yıllık ortalamalarına yaklaşırken Hedge fonlar petrol kontratlarında uzun pozisyonlarını arttırmaya başladılar. Önümüzdeki birkaç ay içinde talepde güçlü bir artış beklenmemesi petrol fiyatlarındaki artışın önündeki en büyük engel. Yine de Hedge fonlar artıştan eminler.

***

320 milyar $ fon yöneten İsveç merkezli Nordea Asset Man. sürdürülebilir yatırımlara yönelik yeni bir fon kurdu. Areva, BAE Systems ve Boeing yatırımlarını çevresel faktörler nedeniyle geçen yıl durduran fonun şu anki hedefinde palmiye yağı üretimi bulunuyor. Sürdürülebilir yatırımlar giderek değerini arttırıyor.

***

Japonya'da geçtiğimiz haftanın en popüler ETF'si, hisse senedi piyasalarında yükselişe oynayan The Next Funda Nikkei 225 Leveraged Index fonu. 8.3 milyar $ ile üst limite ulaşan fon şu an için girişleri durdurmuş durumda. Index future'lara yatırım yapan fon indeksin iki katı getiri hedefliyor. Japonlar hisse senedi piyasasının yükselişinden emin gibiler.

***

Dünyanın en büyük üç pirinç ve kahve üreticinden olan OLAM, %20 hissesini Mitsubishi Corp'a satıyor. Nedeni oldukça basit. Artan dünya nüfüsu gıda üretimini giderek daha değerli kılıyor ve dolayısıyla gıda üreticilerini de.

***

Önümüzdeki 30 yıl içinde dünyanın en önemli sorunu su. Sektörün en önemli sosyal kuruluşu The Nature Conservancy su fonlarına yatırımı öneriyor. Şu an dünyada 20 su fonu var ve toplam yatırım miktarı 300 milyon $ seviyelerinde. Pazarın önümüzdeki yıllarda yüksek hızla büyümesi bekleniyor.

***

ABD'li TIAA-CREF adlı fon İsveç'in en büyük emeklilik fonu ile 4.6 milyar $'lık bir şirket kuruyor. Para Avrupa'daki iş yerlerine ve ofislere yatırılacak. Ana lokasyonlar İngiltere, Fransa ve Almanya. Türkiye henüz listede yer almasa da mega şehirlerdeki ofislerin fiyatlarında artış beklemek hata olmayacaktır.

***

Ülkelerin kendilerini korumak için kur savaşlarına yeniden başladığı bir haftayı geride bıraktık. Ama yapılan hamlelerin bir süre sonra geri tepeceğini de unutmamak gerekiyor herhalde. Mark Twain'in bir zamanlar dediği gibi: "Amerika'da kurtların, Avusturalya'da tavşanların ve Hindistan'da yılanların sayısını arttırmanın en iyi yolu kafataslarına ödül koymaktır. O zaman tüm vatanseverler bunları yetiştirmeye başlar."

İyi bir hafta dileklerimizle,



YASAL UYARI

BURADA YER ALAN YATIRIM BILGI, YORUM VE TAVSIYELER YATIRIM DANISMANLIGI KAPSAMINDA DEGILDIR. YATIRIM DANISMANLIGI HIZMETI; ARACI KURUMLAR, PORTFOY YONETIM SIRKETLERI, MEVDUAT KABUL ETMEYEN BANKALAR ILE MUSTERI ARASINDA IMZALANACAK YATIRIM DANISMANLIGI SOZLESMESI CERCEVESINDE SUNULMAKTADIR. BURADA YER ALAN YORUM VE TAVSIYELER, YORUM VE TAVSIYEDE BULUNANLARIN KISISEL GORUSLERINE DAYANMAKTADIR. BU GORUSLER MALI DURUMUNUZ ILE RISK VE GETIRI TERCIHLERINIZE UYGUN OLMAYABILIR. BU NEDENLE, SADECE BURADA YER ALAN BILGILERE DAYANILARAK YATIRIM KARARI VERILMESI BEKLENTILERINIZE UYGUN SONUCLAR DOGURMAYABILIR.