25 Kasım 2014 Salı

El elin eşeğini CV ile ararmış!

Bugün iş arayan herkesten bir CV yazması isteniyor. Yazılanların %90'ının kontrolü yapılmadığı için herkes tüm yaratıcılığı ile yazıyor. İnsan Kaynakları yöneticilerinin doğru ve yalanı nasıl ayırdıkları belli değil ama sonuçta iş hayatınızı büyük ölçüde bu açıklamalar çiziyor. Yani aslında CV yerine bir bakıma kullanma kılavuzunuzu yazıyorsunuz. Patronlar da bu yazılanlarla sizi nasıl kullanacaklarını anlıyorlar.

Eğer CV'niz beklentilerin altında kalıyorsa işe kabul edilmeniz mucizedir. Hayatınızı özetleyecek gelişmiş bir edebiyat yeteneğiniz yoksa (ki olsaydı zaten yazar olurdunuz) babanızın parasıyla gittiğiniz okullara bakılır. İdeallerinizin, başarma arzunuzun, dürüstlüğünüzün, yürekliliğinizin, yardımseverliğinizin ya da mütevaziliğinizin hiç önemi yoktur. Bir insanı insan yapan değerlerin hiçbiri aranmaz iş hayatı için. Ama iş hayatı tersini söyler. CV olmadan kişinin özellikleri anlaşılamazmış, ne iş yapacağı belirlenemezmiş, kendisini nasıl tanımladığı bilinemezmiş, falan filan. Elbette bir CV'niz olsun (çünkü bu gerekli) ama şunu asla unutmayın. CV, saçmalığın daniskasıdır ve büyük bir palavradır. Bir CV hiçbir şeyi açıklayamaz ve bir iş için doğru kişinin bulunmasına yardımcı olamaz. Eğer bunun tersini savunuyorsanız, aşağıda ilanlara gelen özgeçmişleri okuyun ve karar verin: Bir İnsan Kaynakları uzmanı ya da patron olsaydınız bu adamları işe alır mıydınız?

İlan 1: Matematikçi aranıyor!

Gelen CV şu şekilde:
Matematiği çok seviyorum ama üniversiteyi bitirdikten sonra doğru düzgün bir işte hiç çalışmadım. Yani iş tecrübem yok. Akademik bir ünvanım da yok. Psikolojik sorunlarım olduğu söyleniyor ama aslında bilim adamlarının para karşılığı çalıştırılmalarına dayanamıyorum. Birkaç yıldır insanlardan uzak bir kulübede yaşıyorum ve sadece matematik üzerine düşünüyorum. Bana referans olacak bir kişi bile yok. Aradığınızda ulaşacağınız bir telefon numaram da yok. İnsanlar beni deli zannediyor. Üstelik iş görüşmesine gelecek otobüs parasına da sahip değilim. Bugüne kadar hiçbir ödül de almadım.

Ne dersiniz, siz olsanız bu adamı matematikçi olarak işe alır mıydınız? Muhtemelen CV'sini yırtıp çöpe atardınız. Haksız da sayılmazsınız. Peki, işe almadığınız bu adamın kim olduğunu merak ediyor musunuz? Gelin öyleyse bu adamı yakından tanıyalım.

100 yıldır araştırılan, birçok kez çözüldüğü düşünülen ama sonunda çözümünün bulunamadığına karar verilen efsanevi Poincare problemini 36 yaşındaki bu Rus matematikçi çözmüştü. Çözümü de isimsiz olarak internette yayınlamıştı. Çözümü çalmaya kimse cesaret edememişti. Çünkü çözümü anlayabilen tek kişi bile çıkmamıştı. Uzman matematikçilerden oluşan kurulun çözümü anlaması tam dört yıl sürmüştü. Sonunda çözümün doğru olduğu anlaşılmıştı. Matematiğin Nobeli ve 1 milyon dolar bu matematikçiye verilmişti. Ama o ne ödülü ne de parayı kabul etmişti. Küçük bir kulübedeki fakir hayatına dönüp ortalardan kaybolmuştu. Son yüzyılın en büyük matematikçisi kabul edilen bu kişi Grigori Perelman'dan başkası değildi.

İlan 2: Psikolog aranıyor!

Gelen CV şu şekilde:
Son dört yılımı Nazi kamplarında tutsak olarak geçirdim ve yeni çıktım. Oradayken ne konumla ilgili bir kitap okudum, ne de araştırma yapabildim. Çoğu zaman ölmemek için mücadele ettim. Bilimdeki gelişmelerin neler olduğunu bile bilmiyorum. Üniversitede öğrendiklerimi tamamen unuttum. Bilim dünyası saygı duysa da Maslow'un ihtiyaçlar piramidinin saçmalık olduğunu düşünüyorum. Okullarda psikoloji ile ilgili öğretilenlerin de çoğunun saçmalık olduğu kanısındayım.

Ne dersiniz, dört yıldır çalışmayan birine iş verir misiniz? Üstelik bilimin önemli teorilerine karşı çıkan ve öğretilen her şeyi unutan birine?

Auschwitz toplama kampında geçirdiği üç yılda annesini, babasını, kardeşini ve eşini yitirmişti. Bu kadar acı ortalama bir insanın hayatı boyunca yaşayabileceği toplam acı sınırının çok çok üstündeydi. Ama o yıkılmamış ve çevresinde olup biteni meraklı gözlerle incelemişti. Maslow'un ihtiyaçlar piramidini iyi biliyordu ama gördükleri bu piramide pek uygun değildi. Kamptan kaçma imkanına sahipken kalıp hastalara yardım etmeyi seçen insanlar vardı. Kendisi açken yemeğini yanındakine verenler vardı. Öleceklerini bile bile gaz odalarına yanlarına en sevdikleri romanı alarak giren gençler vardı. Bilim gözlüğüyle olup biteni dikkatle izleyip Maslow'un piramidinin doğru olmadığını anlamıştı. Ona göre piramit değil, iki çeşit insan vardı: Soylular ve soysuzlar. Aralarındaki fark ise sadece onur ve insanlıktı. Kampta yaptığı gözlemlerle geliştirdiği logoterapi (anlam merkezli terapi) ile son yüzyılın en önemli psikoloğu kabul edilen bu kişi Viktor Frankl'ından başkası değildi.

İlan 3: Satranççı aranıyor!

Gelen CV şu şekide:
Hayatım boyunca satranç okuluna gitmedim, özel bir hocadan ders de almadım. Çocukken çok satranç kitabı okudum, satranç bilgim buradan geliyor. Bana genelde bir satranç oyuncusu olarak saygı duyulmuyor, çünkü büyük oyuncuların hamlelerini öğrenmeye çalışmıyorum. Üstelik ülkem beni vatandaşlıktan çıkardığı gibi vatan haini de ilan etti. Yani bir kanun kaçağıyım. Düşük ücretlerle çalışmayı da red ediyorum, kardan ben de pay isterim. Unutmadan ekleyeyim, satrancın tüm kurallarına da karşıyım.

Bir satranç oyuncusu CV ile aranmaz ama eğer satranç takımına bir oyuncu arasanız herhalde tercihiniz bu adam olmazdı. Geçerli bir eğitimi olmadığı gibi uyum içinde çalışmayı da bilmiyor. Üstelik büyük satranççılara karşı da bir hazımsızlığı var. İlerleme yönünde büyük bir engel. Hem asi hem kural tanımaz. Bu adama kim iş verir?

Yaşadığı dönem boyunca satranç dünyasından fazla saygınlık görmese de bugün satranççıların saygın birer hayat yaşaması için gerekli ekonomik altyapıyı sağlayan kişiydi. 60’lı ve 70’li yıllarda satranç ustaları hak ettiklerinden çok daha az para kazanıyorlardı ve bu onun kabul edebileceği bir durum değildi. Bu yolda birçok kişi ve kurumla büyük bir savaşın içine girdi ve sonunda kazandı. Onun sayesinde tüm dünyanın izlediği müsabakaların gelirlerinin bir kısmı, bu gelirleri yaratan satranççılara verilmeye başlandı. 1972 yılına kadar satrancın dünyada tek hakimi olan Ruslara meydan okuyan ve Boris Spassky’i yenerek bu saltanata son veren satranç dehası Bobby Fischer'den başkası değildi. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi satranç oyuncusu kimdir sorusuna Fischer dışında bir yanıt veriyorsanız, kafanızda bir şüphe mutlaka kalacaktır.

İlan 4: Sosyolog aranıyor!

Gelen CV şu şekilde:
Beş yaşında gözlerim kör oldu ve okula gidemedim. Onbeş yaşında gözlerim tekrar görmeye başladığında ise okumayı öğrendim. Hiç okula gitmedim ve gözlerim gördüğü günden beri rıhtımlarda liman işçisi olarak çalışıyorum. İşten arta kalan zamanlarımda kitap okuyorum. Tüm hayatım bu kadar.

Bir sosyolog alsanız herhalde bir liman ırgatını almazdınız. Üstelik bırakın üniversiteyi ilkokula bile gitmemiş birini. Şüphesiz siz başarılı bir İnsan Kaynakları uzmanısınız!

65 yaşında bir liman işçisi olarak emekli olduğunda bütün dünyayı şaşkına çevirmişti. "Kesin İnançlılar" ve "Aklın Muhteris Çağı" adlı kitapların yazarı olduğu ve sırf arkadaşlarından ayrılmamak için kendini sakladığını herkes o zaman öğrenmişti. Yazdığı kitaplar tüm dünyada milyonlarca satarken ve bilim çevrelerinin en önem verdiği eserler arasında yer alırken, o sadece yük taşımayı tercih etmişti. İnsanlık tarihinin yetiştirdiği en ilham verici ve en saygıdeğer sosyolog hiç şüphesiz Eric Hoffer'di.

İlan 5: Ekonomist aranıyor!

Gelen CV şu şekilde:
Uzun zamandır Amerika'da yaşıyorum ama burada ders verecek üniversite bulamadım. Bugüne kadar tek bir düzenli akademik pozisyon teklifi bile almadım. Yardımlarla hayatımı geçindiriyorum. Fikirlerimin saçma ve tehlikeli olduğu söyleniyor. Yine de bu pespaye muamele karşısında kibarlığımı ve mizah duygumu kaybetmiş değilim.

Amerika'da bile iş verilmeyen bir adama kim iş verir, öyle değil mi? Belli ki uçuk bir soytarı! Gerçekten gözünüzden hiçbir şey kaçmayan bir İnsan Kaynakları uzmanı olduğunuz her halinizden belli oluyor. Bu adam üzerinde konuşmaya bile değmez!

Tüm dünya ekonomilerini etkisi altına alan Chicago ekolünün parasalcı kuramlarının karşısına insanı çıkaran ilk kişi oydu. İdeoloji ve bilimsel yöntemi kötüye kullanan Chicago ekolüne karşı Avusturya ekolünü yarattığında büyük kapitalist ülkeleri yerinden hoplatmıştı. Devlet bu kadar ekonomiye karışırsa bunun adı serbest piyasa olmaz dediği için Amerika'da okullara girişi neredeyse yasaklanmıştı. Bir teröriste, bir düzenbaza ya da bir kanun kaçağına tahammül edilebilirdi ama devletlerin ekonomiyle istedikleri gibi oynamasına karşı çıkan bir ekonomiste tahammül edilemezdi. Hele devlet tekeline karşı çıkan bir ekonomiste asla. Teori yerine insanı koyarak Avusturya ekolünü yaratan, liberteryen hareketin en etkili ismi olan bu büyük ekonomist Ludwig von Mises'den başkası değildi.

Michael J. Gelb'in "Da Vinci Gibi Düşünmek" adlı kitabında yer alan ve Da Vinci'ye ait olduğu söylenen (sözde) CV'yi okuyanlar ve iş hayatının şapşallıklarına kendilerini kaptıran eleştirel gücü zayıflamış insanlar için bu yazdıklarımız iş dünyasının giyotininde idamı hakeden düşüncelerdir. Çünkü onlara göre CV kutsaldır. Ama bunun saçmalık olduğunu düşünen akıllı bir azınlığa göre ise CV, tıpkı demokrasinin de oligarşiyi gizlemesi gibi, büyük bir yanılsamadır. Herkese eşit başvuru hakkı tanınır gibi yapılarak, şirketin yuvarlak masasındaki şövalyelerin kendilerinden olanları işe almalarının önünün açıldığı rahat bir ortam yaratılır.

Bugün orta ve üst düzey işler için CV'nin kullanıldığı durumlar istisnadır. Genellikle alt düzey işlerde tercih edilir. İşçiyi, satış görevlisini, çağrı merkezi çalışanını ya da temizlik görevlisini seçmeye yarar. Çünkü bu işlere talep o kadar yoğundur ki, iş başvurularının altından kalkmak mümkün değildir. Herkese fırsat eşitliği verilmiş gibi yapılarak aralarından sadece bir veya birkaçını işe almanın en nazik yolu CV'dir.

Düşünün, patronuna çaycı arayan bir İnsan Kaynakları uzmanı; çaycıyı nasıl bulması gerekiyor sizce? İnsan Kaynakları çalışanları kızacaklar ama yanıt açık: El elin eşeğini CV ile ararmış!

24 Kasım 2014 Pazartesi

Yöneticiliğini bilmem ama kadınlığına diyecek lafım yok!

Üniversiteyi yeni bitirmiş ve bir finans kuruluşunda işe başlamıştı. İyilerin daima kazandığı bir finans dünyası ütopyasına inanıyordu. İlk gün çalan telefonlara ne demesi gerektiğini Müdüründen öğrenmişti: "Sistem çalışmıyor, biz size döneriz!" O gün ağlayarak eve gitmişti, çünkü hayatında ilk kez yalan söylüyordu.

İşleri çabuk öğrenmişti ama diğer portföy yöneticileri kadar başarılı değildi. Nedenini o gün Müdürü söylemişti: "Çocuk gibi görünüyorsun, saçlarını boyat!" Hayatında ilk kez saçlarını boyatmıştı.

Yeni işini sevdikçe müşteriler de artmaya başlamıştı. Müşterileri ikna edip paralarını yönetme yetkisini almak gerçekten zor işti. Onlara büyük bir güven ve ikna edici bir finansal plan sunmak gerekiyordu. İş arkadaşlarına ne yapması gerektiğini sormuştu. Onların hikayesini dinlerken dehşete düşüren ortak bir özellikleri dikkatini çekti. Her birinin iki ya da üç sevgilisi vardı. Üstelik arkadaşlarından bazıları evliydi. Oysa kendisinin hayatı boyunca erkek arkadaşı bile olmamıştı. Bu ona göre bir şey değildi. Dikkatini herkesin bir başarı abidesi saydığı Müdürüne çevirmişti. Belki ondan bir şeyler öğrenebilirdi.

Şirketin Müdürü işinde gerçekten çok başarılıydı. Üst yönetimin gözdesiydi. Hiç kimse onun kadar fazla fon yönetemiyor ve gelir elde edemiyordu. Odasına girip de kendisiyle görüşen her müşteri ertesi gün tüm parasını şirkete getiriyordu. Tüm müşterilerin parasını ertesi gün getiriyor olmaları tuhaf ve inanılmayacak bir şeydi. Bu kadar kısa sürede... Acaba Müdürü nasıl bir finansal plan sunuyor diye düşünüyordu. Bir kadın yöneticinin bu ölçüde başarılı olması önemliydi ve Müdürüne hayranlığı her geçen gün artıyordu.

Bir gün Müdürüne müşterilerinin sermaye arttırımına katılımlarıyla ilgili önemli bir konuyu danışmıştı. Müdürü bir süre düşündükten sonra, "Kafana göre takıl!" demişti. Bu kadar önemli bir konunun kendisi gibi bir çaylağa bırakılmasına şaşırmıştı. Muhtemelen Müdürü piyasaların kötü gidişi üzerinde kafa yoruyordu. Yoksa neden kendisine cevap vermesindi ki. Bir yandan televizyondan haberleri seyrediyor, bir yandan da ne yapacağını düşünüyordu. O sırada kanalın kendi şirketlerine bağlandığını fark etti. Telefonun diğer ucunda Müdürü vardı. Müdürüne piyasaların ne yöne gideceği soruluyordu. Müdürü şöyle cevap vermişti: "İnebilir de, çıkabilir de..." Kafası iyice karışmıştı. Bu kadar başarılı bir yönetici, bu kadar aptalca bir yanıtı nasıl verebilirdi? Zaten bugünkü sorusuna da yanıt alamamıştı. Yoksa Müdürü göründüğü kadar üstün bir kişilik değil miydi? Öyleyse, nasıl böyle bir başarı çizgisi yakalamıştı?

Piyasalardaki olumsuzluk artmış ve birkaç gün içinde zirve noktasına ulaşmıştı. Piyasalar adeta yanıyor, telefonlar susmuyordu. Herkes açıklama bekliyordu ama Müdür hala işe gelmemişti. Tüm şirket onu bekliyordu. O sırada dikkati müşteri holünde bekleyen 7 kişiye takılmıştı. Orta yaş ve üstü bu yedi erkek müşteri de herkes gibi sessizce Müdürü bekliyordu. Finans piyasalarımızda büyük bir bombanın patlamasına artık saniyeler vardı. Müşteri holünde bekleyen yedi erkekten birinin söylediği şu söz bombanın fitilini ateşlemişti: "Yöneticiliğini bilmem ama kadınlığına diyecek lafım yok!"

O gün o şirkette Müdürü bekleyenler onu bir daha göremediler. Müşterilerin parasıyla yaptığı usulsüz işlemler nedeniyle, onları bugünkü karşılığıyla yaklaşık 50 milyon lira zarara uğrattı. Bu paranın bir kısmı salonda bekleyen yedi kişinindi. Yedi kişinin mağdur olmaları dışında diğer ortak özellikleri ise Müdürün sevgilileri olmalarıydı.

Müdürün başarısının formülü ortaya çıkmıştı. Görüştüğü kişilere ne bir yatırım planı ne de bir finansal vaat sunuyordu. Yaptığı tek şey o gece için randevu vermekti. Sonrası malum. Ertesi gün müşteri tüm parasını Müdüre emanet ediyordu. (Türk erkeği için daha iyi bir ödünleşme olamaz herhalde.) O da finanstan hiç anlamadığı için saçma sapan yatırımlarla bir taraftan şirketine kazanç sağlarken, diğer taraftan da müşterilerinin paralarını eritiyordu. Kendi hesabına küçük bir pay yatırmayı da atlamıyordu tabi ki. Finans tarihimizin en büyük suistimallerinden biri oluşurken hata nerede yapılmıştı?

Bugün finans dünyası paranın yönetildiği değil öncelikle paranın bulunmaya çalışıldığı bir dünyadır. Asıl mesele yatırımcıyı ikna ederek parasını size yatırmasıdır. Tüm rekabet artık paraya ulaşma alanında verilmektedir. Paraya ulaşmak, öteden beri belli usullerle yapılagelmiştir. Güven, itibar, büyüklük ya da vaatler yatırımcıların paralarını finansal kuruluşlara yönlendirmiştir. Fakat bugün gelişmiş finansal piyasalar, finansal planlama yaklaşımını güçlendirerek yatırımcılara ulaşmaya çalışmaktadırlar. Paraya uzanmanın dünyada bilinen tek geçerli formülü olarak finansal planlama kabul edilmektedir.

Anlattığımız hikayede ortaya çıkan da bu gerçektir. Yani asıl hata piyasalarda finansal planlama anlayışının eksik olmasıdır. Paraya ulaşma çabası, bilinen usullerin ötesine geçerek ilkel bir yaklaşım ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda da büyük bir finansal başarısızlık. Ya da daha kısa söylersek finansal planlama eksikliğinin yarattığı büyük bir çöküş.

O gün o hikayede başrol oynayan şirket Müdürü bugün artık oyun dışında. Figüran rolündeki ütopyacı çaylak ise hem iyi bir akademisyen hem de önemli bir finans profesyoneli. Ama inandığı şu ütopya hala gerçekleşmedi: "Finans dünyasında daima iyiler kazanır!"

O gün müşteri holünde ne olduğunu merak edenlerin merakını gidererek son noktayı koyalım. "Yöneticiliğini bilmem ama kadınlığına diyecek lafım yok!" diyen adam sözlerini bitirince tartışma başladı. Çünkü bu yedi kişiyi üzen şey paralarını kaybetmek değildi. O an öğrendikleri şey bundan daha fazla üzmüştü. Kadınlık timsali saydıkları Müdür kendilerini başka biriyle aldatmıştı; o holde bulunanların tamamıyla. Onlara göre en acısı buydu.

Bugün finans dünyası için en önemli sorun paraya ulaşabilmektir. Finansal planlama, hem yatırımcılar hem de finansal kuruluşlar tarafından uygulanmadığı sürece ortaya çıkan sonuç bundan farklı olmayacaktır. Para kaybetmek değil aldatılmak üzecektir.

20 Kasım 2014 Perşembe

Maaşlı bir iş bulsam valla gidecem!

İş dünyası şu "liderlik" denilen kavramdan çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir herhalde. Şirketlerin eğitim departmanları çalışanlarına nasıl lider olunacağını öğretmek için ders üstüne ders veriyor. Satış görevlisinden gişe görevlisine, operasyon elamanından sigorta elemanına kadar herkese eğitimlerle liderlik aşılanıyor. İyi bir liderin nasıl olması gerektiği harf harf öğretiliyor. Bu kadar lideri nerede istihdam edeceğiz diye düşünen yok muhtemelen.

Bu eğitimlerde lider kavramına somut bir tanım getirilemiyor. Nitelik standartları sıralanarak tanımlamalar yapılıyor. Vizyonlu, tutarlı, sebatkar, risk alabilen, uzağı görebilen gibi ilk çağ savaşçısından modern erdemli insana kadar ulaşılan tüm insani değerler yüceltilerek sıralanıyor. Hayatı boyunca satış görevlisi kalacağının bile farkında olmayan genç çalışanımız ise hayallere dalıp gidiyor. Derken yönetici ile liderin farkı anlatılıyor. Biri işi doğru yaptığı için aşağılanırken, öteki doğru işi yaptığı için göklere çıkarılıyor. Aslında bir bütünün parçalarının postmodern bir retorikle nasıl yapısöküme uğratıldığı gözden kaçırılıyor. Burada bir nokta koyalım. Amacımız liderlik eğitimi denilen saçmalıkların yüzeyselliğini, komikliğini ve gerçekdışılığını ortaya çıkarmak değil. Üzerinde durmak istediğimiz konu, bu eğitimleri alarak geleceğin lideri olacağını sananların nasıl bir düşünce hatası içinde olduklarını ortaya koymak. Daha açık söylersek, dinlediği birkaç hikaye ve süslü söz ile kendini Bill Gates sananın hatası.

Finans sektörü birçok parlak gence istihdam olanağı sağlıyor. Hepsi yüksek tahsilli olunca liderlik eğitimleri de artıyor. Çünkü her gün sayıları artan finans kuruluşlarına lider gerek. Öyleyse herkes eğitime! Hayatı boyunca sigorta satacak kişiden, telefona bakacak kişiye kadar herkes!

Eğer liderliği öğrendiyseniz şimdi sıra size liderlik edeceğiniz bir şirket bulmaya geldi. Büyük bankalarımızdan birini yöneteceğinize kanaat getirdik. En fazla personeli olan bankalardan üçünü size uygun bulduk. Kendilerini tanımladıkları kısımlarda, başarılı çalışanlarını ne kadar hızlı yükselttiklerine hayran kaldık. Bu bankaların CEO'larının ne kadar sürede bir değiştiğini öğrenirsek size uygun bir pozisyonun ne zaman açılacağını buluruz diye düşündük. Fakat gördüğümüz şeyden dehşete kapıldık. Adını vermeyeceğimiz bu üç bankanın CEO'ları ortalama olarak 12 yıldır görevlerinin başındaydı. Yani şirketlerini tam 12 yıldır yönetiyorlardı ve yaşlarına bakıldığı zaman muhtemelen bir 12 yıl daha yönetecek yaştaydılar. Öyleyse bu şirketlerde lider olmanız pek mümkün gözükmüyor. Peki ama size uygun bir liderlik işini nasıl bulacağız? Bunca yıldır lider olmak için eğitim alıyorsunuz; ne zaman lider olacaksınız öyleyse?

Cevabı öğrenmek istiyorsanız hemen söyleyelim: Hiçbir zaman!

20 yüzyılın başlarında, Alman sosyolog Robert Michels eşitlik, işbölümü, uzmanlaşma gibi kavramlar üzerinden kendisini tanımlayan kurumsal yapıları ve liderlik sistemlerini inceliyordu. Bir şey dikkatini çekmişti. Bu kurumların hepsinde ortak bir davranış şekli vardı. Bu yapılar içinde iletişimi sağlayan, karar ve denetim mekanizmalarını işleten kişilerin kendilerini olduklarından daha yetkin, temsil ettiklerinden daha seçkin ve feda edilemez görüyorlardı. Bu kişiler kurumlar içinde hakim bir elit zümre yaratmışlardı. Yönetim tarzları ise belirli bir grubun ülke yönettiği oligarşiden farklı değildi. Robert Michels o gün insanlık tarihinin en önemli ve aşılamaz teorilerinden birini ortaya koyar: Oligarşinin Tunç Yasası.

İster bir şirket, isterse bir briç kulübü olsun, liderlik pozisyonuna tırmanabilen daima küçük bir azınlık olacaktır. Geri kalanlar mevki ve rütbe bakımından daima takipçi konumunda kalacaklardır. Ortam ne olursa olsun, az sayıda kişi "oligarşik" liderler haline gelecek, diğerleri de onları takip edecektir. Liderler daha fazla para kazanırken kontrol güçlerini de ellerinde tutacaklardır.

İşte tüm hikaye bu kadar basittir. Liderlik eğitimi diye sunulanlar Oligarşinin Tunç Yasasını gizlemekten başka bir şeye hizmet etmez. Genç satış görevlisinin payına da liderlik eğitimi denilen kukla tiyatrosunu izlemek düşer. Her şirketin kendi "yuvarlak masa şövalyesi" olduğu gözden kaçırılır. Kişiler adil yönetimle liderlik koltuğuna otursalar da, kendi konumlarını sağlamlaştırdıktan sonra demokratik değerlerden ödün verdikleri dikkate alınmaz. Yani kısaca liderlik tunçtan bir yasadır ve daima oligarşiye tabidir.

Liderlik denilen kukla tiyatrosuna hizmet eden büyük bir sektörün oluştuğu da gözden kaçırılmasın lütfen. Liderin tanımında bile uzlaşılamamıştır oysa. Neyse...

Lider sıfatını belki de en çok hakeden çalışan grubu olan esnafların şu klişesi (palavrası) liderin tanımını fazlasıyla ortaya koyuyor herhalde: "Maaşlı bir iş bulsam valla gidecem!"

17 Kasım 2014 Pazartesi

Finansal piyasalarımızın en büyük eksikliği-II

Konut kredilerinden sorumlu direktör, çalıştığı finansal kuruluşun CEO'suna, "Merkez Bankası, dövize endeksli konut kredilerini az önce yasakladı; biz de hemen kredi vermeyi durdurduk" diye haber verdiğinde, CEO kararsız bakışlarla şu soruyu sormuştu: "Biz dövize endeksli konut kredisi mi veriyoruz?"

Merkez Bankası 2009 yılı Haziran ayında ani bir kararla dövize endeksli konut kredisi kullanımını yasaklayıp pazarın kapısına kilit vurduğunda birçok insan ne olup bittiğini anlamamıştı. O an haberi öğrenen finans şirketinin CEO'su bile bu tür kredileri verdiklerinden haberdar değildi. Yani her şey çok çabuk olup bitmişti.

Hikaye iki yıl önce başlamıştı. Atlantik ötesinden gelen "ucuz ve kolay para" rüzgarlarının ülkemizi de etkisi altına aldığı yıllardı. Konut kredileri yasaya bağlanarak büyük bir pazarın kapısı açılmıştı. Türk finansal piyasaları 2007 yılında adeta kanat takmıştı. Herkes konut sahibi olmak hayaliyle konut kredisi alıyordu. Sabit faizli, değişken faizli, balon ödemeli, esnek ödeme planlı birçok farklı kredi türü, sözleşme koşulları tam olarak anlaşılmadan kullanılmaya başlanmıştı. Fakat piyasa bir noktada takılıyordu. Türkiye'deki faizler gelişmiş finansal piyasalardaki kadar düşük olmayınca bazı tüketiciler faiz yükünden korkarak konut alma kararlarını erteliyorlardı. İşte o anda konut kredilerini pazarlayanların aklına dahice bir fikir gelir: Dövize endeksli konut kredisi.

Bu tür krediler birçok ülkede vardı ve oldukça da revaçtaydı. Özellikle Japon yeni ve İsviçre frangının düşük değerli yapısı, bu paralara endeksli kredileri ucuz kılıyordu. Türk lirası ile kıyaslandığında faiz yükü neredeyse yarı yarıya daha düşüktü. İşte bu, fazla düşünmeden karar veren tüketiciler için bulunmaz bir fırsattı. Şirket yöneticisinden şoförüne, devlet memurundan esnafına kadar birçok vatandaş bu düşük faizli krediye hücum etti. Herkesten ucuza ev almak harika bir duyguydu. Finans kuruluşlarının önlerine koyduğu sözleşmeleri imzalarlarken, görevlinin, "Kur yükselirse ödemeniz de yükselir" sözünü duymadılar bile. Ne de olsa dünya artık "sıfır faizliydi"; bundan sonra faiz neden artsındı ki!

Dövize endeksli konut kredisi pazarı hızla büyüyordu. 2009 yılına gelindiğinde tüm konut kredilerinin %5'i dövize endeksli hale gelmişti. Bu da 2,3 milyar liralık bir pazar oluştuğu anlamına geliyordu. Fakat dondurucu soğuk Merkez Bankasından önce Amerika'dan gelmişti. 2008'de ülkemizi de etkisi altına almaya başlayan finansal kriz Japon yeni ve İsviçre frangının değerini yükseltiyordu. Dövize endeksli konut kredisi kullananların taksitleri artmaya başlamıştı. Sözleşmeyi imzalarken görevlinin söylediği şey gerçekleşiyordu. Kur yükseliyor, ödemeler de yükseliyordu. Merkez Bankasının müdahalesi gelmişti ama biraz geç kalmıştı.

Dövize endeksli konut kredisi kullananların %33'ü takibe intikal etmişti. %50'si taksitlerini geç ödemeye başlamıştı. %12'si kredisini kapatarak TL'ye geçmişti. Bu süreçte sadece %5'lik dilim kredilerini düzenli ödemeyi başarabiliyordu. Finansal kriz sosyal krize dönüşmüştü. Kredi kullananların %45'i intiharı düşündüğünü söylüyordu. %36'sı ise eşinden boşanmış ya da boşanma noktasına gelmişti. Peki ama tüm bunlar başımıza neden gelmişti? Hata nerede yapılmıştı?

Konuyu objektif bir gözle değerlendirdiğini düşünenlere göre iki suçlu vardı: Aşırı pazarlama düşkünü finans kuruluşları ile fırsat düşkünü müşteriler. Kimse kimseyi zorlamamıştı. Her şey karşılıklı rıza ile yapılmıştı. Sonuçta taraflar ortaya çıkan sonuca itiraz etmemeliydiler. Bu tartışma böyle uzayıp gidiyordu. Fakat bir gerçek vardı. Bir piyasa tamamen yok olmuştu. Artık dövize endeksli kredi kullanmak isteyenler kullanamayacaktı. Bu, geliri yabancı para üzerinden olan birçok kişi için büyük bir fırsat kaybıydı. Gelişen bir ekonomi için ise oldukça önemli bir yara. Peki ama hata nerede yapılmıştı?

Piyasanın yok olmasına giden temel hata finansal planlama eksikliğidir. Dövize endeksli kredi kullananlar finansal olarak bulundukları yeri, gelecekte neye ihtiyaçları olacaklarını ve hedeflerine ulaşmaları için ne yapmaları gerektiğinin farkında değildiler. Dövize endeksli kredilerin ne olduğu konusunda yeterli bilgileri yoktu. Olası faiz ve kur değişikliklerinde ödemelerinin ne olacağını hesaplamamışlardı. Kur ve faiz değişikliklerinde stratejilerinin ne olacağı belli değildi. Değişikliklerin hayat standartlarında ne tür sonuçlar yaratacağını düşünmemişlerdi. Ve hepsinden önemlisi finansal kararların sosyal ve psikolojik sorunlara dönüşebileceğini akıllarından bile geçirmemişlerdi. Özetle söylersek, döviz kredisi kullananların büyük kısmı finansal planlama yapmamışlardı ve bunun sonucunda hem kendileri zarar görmüş, hem de finansal sistem için önemli bir piyasa emekleme dönemindeyken yok olup gitmişti. Yani kayıp herkesin düşündüğünden daha büyüktü.

Bir ekonomiyi gelişmiş kılan farklı finansal ürünler ve piyasalardır. Bunların sayısı ne kadar artarsa ekonomi de o kadar büyür ve finans merkezi olma yolunda o kadar ilerlenir. Fakat son on yıl içinde piyasalar büyürken, finansal planlama eksikliğinin yarattığı sorunlar nedeniyle çeşitliliği ve derinliği attırma girişimlerimiz hep sekteye uğradı. Gelinen nokta itibariyle değerlendirildiğinde, piyasalarımızın en önemli eksikliğinin finansal planlama olduğu açıktır. Bundan sonra asıl odaklanmamız gereken konu sanıyoruz finansal planlama olacaktır.

15 Kasım 2014 Cumartesi

Finansal piyasalarımızın en büyük eksikliği-I

2006 yılı Mayıs ayında yaşanan ekonomik dalgalanma fon piyasalarımızı altüst etmişti. Fon piyasası %25 küçülmüştü. Tablo olumsuz görünüyordu ve bir şeyler yapılmalıydı. Finansın dahi çocukları Avrupa'da hızla büyüyen bir enstrümanı "kurtarıcı" olarak hemen devreye soktular. 4 milyar liralık bir piyasanın kısa bir sürede yaratılacağı ve fon piyasalarımızın eskisinden daha güçlü olacağı söyleniyordu. Kurtarıcı, kısa bir süre sonra hayatımıza girmişti. Birçoklarının adını ilk kez duyduğu bu enstrümanın adı Anapara Korumalı Fon'du.

Tam da bize göre olduğu söyleniyordu. Dalgalanmalardan korkup kısa vadeli enstrümanlara yönelen geniş bir yatırımcı kitlesi için ideal görünüyordu. Anapara korunduğu için 1 yıla kadar uzayan vadelerde yatırım yapılabilecekti. Çeşitlendirme kolaylıkları ile likit fon piyasası bile tehdit edilebilecekti. Her şey güzel gözüküyordu. Ayşe Teyze emekli parasını, Ali Amca tüm birikmişini her zaman işlerini yapan müşteri temsilcisini kırmayarak anapara korumalı fonlara yatırmaya başladılar.

2007 yılında kurulan pazar büyük bir ivme yakalamıştı. Talep beklenenden yüksekti. Vadeler 1 yılı bile geçmeye başlamıştı. Pamuktan altına, petrolden dolara, yükseliş ya da düşüş beklediğimiz her alana yatırım yapılıyor ve anapara korumalı fonlar oluşturuluyordu. 2012'ye yaklaştığımız günlerde pazar büyüklüğü 3 milyar liralara dayanmıştı. Her şey başta planlandığı gibi gidiyordu. Pazar büyüyor, yatırımcı talebi artıyordu. Nihayet Türk yatırımcısına uygun bir yatırım aracı bulunmuştu.

Fakat ne olduysa işte tam o anda oldu. Piyasa bir anda adeta terse dönmüştü. Anapara korumalı fonlara talep giderek azalıyordu. Azalma çok geçmeden kaçışa döndü. Artık kimse bu fonları almak istemiyordu. İhraç edilen fonlar talep yetersizliğinden arz edilemiyordu. 2014 yılı ortalarına gelindiğinde anapara korumalı fon piyasası 300 milyon liralara gerilemişti. Bu tam bir kabustu. Peki nasıl olmuştu da anapara korumalı fon piyasası bu kadar kısa sürede zirveden sıfıra düşebilmişti? Hata nerede yapılmıştı?

Anapara korumalı fon piyasasının çöküşüne giden yolda temelde iki büyük hata vardı. İlki öngörü hatasıydı. Anapara korumalı fonların getiri stratejileri varlık fiyatlarının yükselişi ya da düşüşü üzerine bahislere dayanıyordu. Örneğin doların yükseleceği üzerine bahse giren bir anapara korumalı fon, dolar yükselirse yatırımcısına para kazandırmaktaydı. Aksi takdirde sadece anapara korunmuş oluyordu. Sizce anapara korumalı fonlar doğru öngörüler yapmışlar mıydı?

Bunu anlamak için ihraç edilen anapara korumalı fonlar içinden rastgele seçtiğimiz 29'unun vade sonu getirilerini inceledik. Yıllık bazda bakıldığında, incelediğimiz bu 29 fondan 7 tanesi yatırımcılarına %8'in üzerinde bir getiri sağlayabilmiştir. Bu da demek oluyor ki fonların sadece %24'ü enflasyon oranını yakalayabilmiştir. 29 fondan 22'si yani fonların %76'sı yatırımcısının parasının enflasyon karşısında erimesine seyirci kalmıştır. İncelediğimiz fonlar içinde en yüksek üç getiri yıllık bazda %20,53, %18,05 ve %14,84 olarak gerçekleşirken, 8 adet fon yatırımcısına yıllık %1'in altında getiri sağlamıştır. Klasik Wall Street fantastik görüşü, iki yönlü bir oyunda bir maymunun başarı oranını %50 olarak görür. Oysa anapara korumalı fonlardaki başarı oranı %25'lerin bile altındadır. Siz olsanız yatırım yapar mısınız?

Burada yapılan hata "Kimse piyasadan daha akıllı değildir" şeklinde özetlenen piyasa varsayımıdır. Yani bu tür fonlar için getiri senaryosu çizenler yanılmışlardır. Muhafazakar olarak adlandırılan ve parasını vadeli hesaplarda değerlendiren yatırımcıları hedef alan bu tür fonların, yatırım uzmanlarının "vadeli hesap yatırım değildir" diyerek aşağıladıkları sıradan vatandaşların kazandıklarından daha kötü getiri elde etmeleri sektörü bitiren fitili ateşlemiştir. Yatırımcılar yanıltıldıklarını, kendi bildikleri şekilde davranırlarsa daha çok kazanacaklarını kısa sürede fark etmişler ve piyasadan çekilmişlerdir. Fon yöneticilerinin başarısızlığı piyasa başarısızlığının önemli sebebiydi ama pazarın çökmesinde bundan daha önemli başka bir sebep vardı.

Anapara korumalı fonlar yüksek getiri vaadiyle muhafazakar yatırımcılara pazarlanırken yatırımcıların tek hatası satış görevlisine güvenmek değildi. Bundan daha büyük bir hataları vardı. Anapara korumalı fonların arkasında yer alan ve getiriyi sağlayacak olan opsiyon sözleşmesinin dayanak varlığının ne olduğunu bile öğrenmemişlerdi; yani yeterli finansal bilgiye sahip değillerdi. Yatırım hedeflerini hayat hedefleriyle özdeşleştirecek uzun dönemli planlama içinde değillerdi. Mevcut finansal durumlarının böyle bir yatırımdan nasıl etkileyeceğini hesaplamamışlar, aylık faiz ölçüsünde getiri elde edemezlerse taksitleri nasıl ödeyeceklerini planlamamışlardı. Getiri elde edemezlerse hayatlarının nasıl etkileyeceğini düşünmemişlerdi. Basitçe özetlersek, yatırımcıların büyük hatası finansal planlama yapmamaları ya da yapamamalarıydı.

Finansal planlama eksikliği, küresel ve ülkesel krizler kadar kişisel finansal krizlerin de en önemli nedenidir ve istisnasız herkesi ilgilendirir. Anapara korumalı fon piyasası gibi piyasa başarısızlıkları gelişmekte olan bizim gibi bir ülke ekonomisi için oldukça tehlikelidir. Bu tür başarısızlıkların yatırımcı güveni üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını borsamızın kuruluş yıllarında yaşadığımız hisse senedi başarısızlıklarında görmüştük ve etkilerinin bugün bile devam ettiğini hala görmekteyiz. O nedenledir ki bu tür piyasa başarısızlıklarını yaşamamanın en kolay yolu finansal planlamayı geliştirmektir.

Finansal planlama eksikliğinin, ekonomimizin en önemli zayıflıklarından olan tasarruf açığının da asıl nedeni olduğunu söylemeden geçmeyelim. Eğer tasarrufları arttırmak istiyorsak finansal planlama kavramını mutlaka her yurttaşın hayatına sokmalıyız. Aksi takdirde tasarruf açığı gibi yapısal sorunlar, anapara korumalı fon piyasası gibi piyasa başarısızlıkları ve borçları ödeyememe gibi sosyal şoklar hep gündemimizde olacaktır.